logo

TARIMDA SON DURUM

İpek Hanım’ın Çiftliğini duydunuz mu hiç ? Manisa yöresinde kurulmuş bir çiftliktir. Ben bir çok ürünümü ordan sipariş veririm. Siz de sipariş vermek isterseniz [email protected] mailine yazmanız yeterli.İpek Hanım’ın Çiftliğinin sahibi Pınar Hanım, her hafta tarım ile ilgili bir yazı yazar. Yazı maillerimize gelir okuruz. Bu hafta yazdığı yazı, benim de içten içe düşündüğüm şeyleri aynen yansıtmış.Yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
“ Futbolcu ile popçu bir gece kulübünde kavgaya tutuşuyor. Biri birinin eşine sarkıyor, sonra biri diğerinin kafasını yarıyor, tam bir hafta boyunca, yedi koca gün boyunca ülkenin en önemli gündemi bu oluyor. Televizyon kanalları canlı yayına geçiyor, gazetelerde üçer sayfa haber çıkıyor, köşe yazarları “Bence o haklı”, “Yok bence diğerinin şeyi” bilmem ne… Bir koca hafta bu konuşuluyor. Sosyal medya bununla çalkalanıyor, gündelik sohbetlerde iç dönüyor dolaşıyor bu konuya geliyor, sonra bir başka gündem çıkıyor, bu unutuluyor.

O bir başka gündem, bilmem kimin diğerinden aldığı nafaka oluyor. Yazılıyor, çiziliyor, Twitter’da on yüz bin milyon kişi bu konuda fikir beyan ediyor, Olur mu, Olmaz mı, Vay efendim nasıl olur’lar havada uçuşuyor. Sürmanşet, ikinci sayfa, orta sayfa, dört köşe yazarı, kırk beş televizyon programcısı, on beş haber sunucusu; neye baksan bu, kime baksan bu… Artık “Ay yeter” hali geliyor, haberin rating’i düşüyor, o ara barda kavga eden futbolcu ile popçu mahkemeye çıkıyor, dön başa…

Siyaset programları desen “Vır vır vır vır”, “Bır bır bır bır”, dörde bölünmüş ekranda birbirini dinlemeyen dört kafa, on yıldır, yirmi yıldır aynı üslupla, aynı konuları eviriyor, çeviriyor, hiçbir yere vardan, suya sabuna da pek dokunmadan “Arkası yarın” şeklinde konuşuyor da konuşuyor. Köşe yazarları hangi konuda atışırlarsa gazetenin daha çok satacağını hesaplıyor, o ona sallıyor, öbürü öbürüne hakaret ediyor, sekiz kelime ile anlatılacak şey seksen cümle ile yazıya çevriliyor, yetmiyor ertesi günü biri birine cevap yazıyor, diğeri “Vay sen misin!” diyor üç sütunu dolduruyor, yetmiyor akşam bunlar farklı televizyon programlarına çıkıyor, “Vırvırvırvır”. Yok. Bitmiyor.

Bütün bunlar yazılır, çizilir, gündem yapılır, gündemde tutulur, soğutulur, ısıtılıp ısıtılıp tekrar gündeme taşınır iken insan dair en önemli hak; “Yaşama hakkı” ne yazık ki hiç ama hiç konuşulmuyor. Bizler insanız. Özünde basit canlılarız. Yiyoruz, oksijen soluyup yediğimizi enerjiye çeviriyoruz ve yaşıyoruz. Ama saçma sapan şeyler yiyoruz. Gıda tüketmemiz gerekir iken gıdaya benzetilmiş “gıdamsı” şeyler tüketiyoruz. “Daha ucuza üretelim, -ki daha çok para kazanalım” düsturu ile fasılasız çalışan; son yirmi yılda, son otuz yılda tohumu, toprağı, hayvancılığı bütünüyle bozan devasa gıda kartelleri sarıyor her tarafımızı. Konuşmuyoruz. Konuşmaya değer bulmuyoruz. “Aman canım boşver şimdi buğdayı, buğday işte…” filan diye küçümsüyoruz. Küçümsedikçe gıdayı bozanlara cesaret veriyoruz. “Al, benim paramla beni zehirle” diyoruz. Hasta oluyoruz. Öyle üçümüz beşimiz değil, milyonlarımız, hasta oluyoruz. Görmüyoruz. Devasa hastaneler inşa ediliyor, onkoloji servisleri artık kendi başlarına birer hastaneye dönüşüyor, istatistiklere dayalı bilimsel tahminler yayınlanıyor, “Yakın gelecekte her iki kişiden biri…” deniyor. Dinlemiyoruz.

Konuşanlar, gündeme taşımaya çalışanlar, bin tane baskıya, bin tane zorluğa rağmen anlatanlar var mı? Var. Hem de pek çoklar. Ama sesleri ya hiç duyulmuyor, ya da anlattıklarını dinleyen kitle zaten bunu bilenler oluyor. Onaylanıyor evet, ama ötesine geçebiliyor mu? Bunu bilmiyorum. Yayılmasını diliyorum. Seslerin daha çok çıkmasını, gündeme daha çok taşınmasını… “Aman canım” diyen birinin kafasında ufacık bir “Acaba?” olsa, elindeki telefonun, masasındaki bilgisayarın ekranında iki Google araması yapsa, bağımsız birkaç araştırma okusa, bir evde bir akşamın konusu “Yahu boş ver şimdi onu bunu da, şu gıda, tarım..?” olsa diyorum. Diliyorum.

Her birimizin “her şeyi” çocuklar… En kıymetlilerimiz, en önemlilerimiz, yaşam amacımız, umudumuz, yarınlarımız… Hastalanıyorlar. Hormonal hastalıklar çığ gibi büyüyor. Alerjiler hiçbir dönem olmadığı kadar yaygın. Öylesine yaygın ki “bir şeye” alerjisi olmayan çocuklar azınlığa düştü adeta. Obezite tırmanıyor. Mental hastalıklar tırmanıyor. “Tanısız” denilen hastalıklar yeni bir kulvar oluşturdu adeta. Büyüyor. Sebebi o değil, sebebi bu değil, sebebi gıda. Sebebi bozulan tarım, sebebi bozulan tohum, sebebi bozulan hayvancılık… İşlenmiş ürünler, endüstriyel yöntemler, bin çeşit katkı maddesi, zümrüt yeşili gıda boyaları, korucu E madde grupları… Paketli hemen her şeyin içine giren GDO’lu mısır bir yanda; et ile, süt ile bedenlere her gün giren tonlarca antibiyotik öbür yanda. Savaşlar öyle topla tüfekle yapılmıyor artık. Kırılıyoruz.

Tüm bunlar haber yapılmaz iken, tüm bunlar gündeme getirilmez iken arada bir, ne hikmetse, bir felaket haberi pompalanıyor gıdada. Haber kanalları kırmızı şeritler çekerek spotlar giriyor, gazetelerde bir vaveyla kopuyor, sosyal medyada hayali profesörlerin açıklamaları dolanıyor. Instagram hesapları, paralı dedektifler, gıdaya baş koyanlar çığlık çığlığa insanlığın sonunu getirecek suçluyu açıklıyorlar.

“Acilen yayın! Bunu yiyen ölüyormuş!”

“Neyi?” sorusunun yanıtı, endüstrinin o anki satış grafiklerine ve hedeflerine göre hep değişiyor. Her yıl trafik kazalarında 8.000 kişinin öldüğü Viyetnam’da, bir yıl kuş gribinden ölen 5 kişinin haberi çıkartılıp pompalanıyor. Öyle bir pompalanıyor, öyle bir pompalanıyor ki aynı kuş gribinden 0 (sıfır) kişinin hayatını kaybettiği Türkiye’de köylerin kümesleri toplu halde imha ediliyor. Ne kadar tavuk varsa diri diri gömülüyor, yakılıyor, üzerlerine beş ton kireç atılıyor, “E peki şimdi?” diyorsunuz; “Endüstriyel tavuk yiyeceksiniz artık :)” diyorlar. Tavuk denilen canlının nesli tüketiliyor. Yerine ona benzeyen, laboratuvarda yaratılmış bir tür getiriliyor. Çünkü ucuz. Çünkü çok kâr bırakıyor.

O bitiyor bir başka şey patlıyor. Şarbon vardı bir ara sahi, ne oldu o? Hani herkes mail zincirlerinde “Bir arkadaşım…” diye başlayan derin bir bilgi paylaşıyor, medyada bangır bangır haberi yapılıyor, okullar “Menülerden eti çıkardık, yerine endüstriyel tavuk koyduk, güvendesiniz” diyordu. İnsanlar derin bir “Oh” çekiyor, “Aman iyi iyi, kırmızı et yersek şarbon oluruz, ölürüz” diyorlardı. İnsanlara bunu “dedirtiyorlardı”. Kurtuluş olarak da bir önceki vaveylanın bizlere hediyesini sunuyorlardı. Oysa evet, şarbon vardı ama şarbon hep vardı. Anadolu’da her yıl bir yerlerde mutlaka çıkardı, deri şarbonu idi, basit bir hastalık idi, kimseyi öldürmez, çok basit bir protokolle tedavisi yapılırdı. Ama öyle kalsaydı endüstri nasıl para kazanırdı?

Tüm bu haberler gümbür gümbür yapılır, yayılırken bir haberi de ben hatırlıyorum, gayet sönük kaldı. Hani Rusya’ya ihraç edilen, anormal derecede antibiyotik içerdiği için de ülkemize geri iade edilen tonlarca tavuk eti vardı. Meclis gündemine taşınmıştı hatta. İşte asıl o ne oldu? Ben yanıtı görmedim? Gören var mı?

Gıda ile alakalı, özellikle çocukları ve çocuk sağlığını ilgilendiren gıdalardaki toksik maddeler ile alakalı hangi tatmin edici yanıt alınıyor? “Hiç” diyebilir miyiz? “Konu gündemdedir, takip edilmektedir, kamuyu bilgilendireceğiz vs vs.” Ta ki bir başka gündem gelene kadar, konuşulması gereken asıl konu unutturulana kadar… Sırada ne var? Streç filmler? Teflon tavalar?

Olayın aslını, esasını konuşmak yerine etrafında dönmek. Yapılan bu.

Dünyada üretilen antibiyotiklerin yarından fazlası hayvan yetiştiriciliğinde kullanılıyor. Hayvanın sütünden, hayvanın etinden bize geçiyor. Düzenli biçimde, hep artan ölçülerde bedenlerimizde birikiyor.

Bir ülkenin bitki örtüsü ve iklimi, o ülkeye uygun hayvancılığın şeklini belirleyen ana unsurdur. Türkiye’nin mera tipi, ot tipi genel olarak bozkırdır. Yani kısa otlardır. O kısa otları yemek için uygun diş yapısı da koyunlarda vardır. Koyun, bizim memlekette yetişen otu son santimine kadar bitirip sadece kısacık bir dönem kapalı ahırda kalarak beslenebilir. Et alırken daha güvende olmak istiyorsanız alacağınız et küçükbaş eti olmalı yani. Bu, sizi her daim güvende tutar.

Büyükbaşta bunu yiyebilen cins de var, evet. Eski inek cinsleri, Anadolu ırkları… Oysa bu ırklar yerine Holstein ve Simental ırkları getiriliyor bize. Kültür ırkları… GDO’lu yemlere bağımlılar. Bizim meralara çıkamazlar. Çıksalar da arazi yapısında yürüyemezler, kısa otları koparamazlar, kapalı besiciliğe mahkumlar… “Peki neden?” sorusunun yanıtı uzun, çok uzun, son elli yılın tarım ve hayvancılık politikalarına dayanan bir yazı olur ki onu da başka zamana bırakayım. Ama aşağı yukarı anladınız sebebini.

Sonucunu da öyle. Otlayarak beslenmesi gereken bir hayvan türü kapalı sistemde beslenir, hazır yem rasyonları yedirilir, bunlar da genel olarak GDO’lu tahıl karışımları ve kan – kemik unu olur ise o hayvan kaçınılmaz olarak hastalanır. Sindirim sistemi bozulur, iç organları çöker. Antibiyotik iğnelerini her gün bas, bas, bas, o yetmez yemine antibiyotik bas, suyuna antibiyotik bas derken o hayvanın etini yiyen de hasta edilir, sütünü içen de hasta edilir. Aynı hastalıklar. Yani hayvanda hangi hastalık görülüyor ise o hayvandan elde edilen ürünü tüketende de aynıları… Kolon, reflü, gaz, kısırlık, CA, karaciğer… Geçiyor. Ama bizlerden biraz daha dirençliyiz. Çünkü bu işlerin böyle olmadığı dönemde büyüyenleriz. İlk beş senesinde sağlıklı mikrobiatasını oluşturmuşlarız biz. Bizlerden çok çocuklarımızı etkiliyor.

Vitaminlerin oluşumunu, toksik kimyasalların elimine edilmesini sağlayan bağırsak mikroflorasının peyderpey ölümü ile hırpalanmış, düzenleri bozulmuş, çok çabuk hastalanan, çok zor iyileşen çocuklarımız var. Sizin çocuklar, benim iki çocuk bir torun filan değil… Bahsettiğim küme çok büyük. Çok çok büyük ve gün geçtikçe büyüyor. Bir yanda bu küme ulusal politikalar, global güçlerin etkisi ve yönergeleri ile büyürken diğer yanda da “kurtarıcı” olarak lanse edilen vakıflar, dernekler büyüyor. Ama hiçbiri bataklığı kurutma gayesi ile çalışmıyor. Sebepler üzerine gitmek, tedbir almak; ailelere, evlenenlere, çocuk yapmayı planlayanlara eğitim vermek, devletin ilgili organlarına güçlü bir baskı kurmak filan değil de toplanan para ile daha çok ajitasyon yapmak… Bu da apayrı bir konu. Şu satırlarda anlattıklarımın, aktardıklarımın binde birini bile açıklamalarında okumadım, ağızlarından duymadım ben.

Bir tavuğun kırk günde büyüyemeyeceğini, bir dananın altı ayda beş yüz elli kilo olamayacağını, bir ineğin normalde günde elli beş litre süt veremeyeceğini, memleketin glifosat ve round-up denilen kara bela ot ilacı ile zehirlendiğini bunlar bilmiyorlar mı? Hasta olan o çocukların, onca çocuğun GDO’lu şeker ile, Palm yağı ile, margarin ile, endüstriyel buğday ile tarumar edildiklerinin farkında değiller mi? Yoksa bir “susma” sebepleri mi var? Tıkır tıkır işleyen düzende başlar neden ağrısın ki?

Ben anlatıyorum. Benimki ağrısın. Zaten her an, her gün dertte… 🙂 İşin kötüsü bağımlılık da yaptı bünyemde.

Sağlıklı beslenmek bir gerekliğin ötesinde bir haktır. Yaşam hakkıdır. Bunu hafife almak, gözleri kapatmak ne yazık ki hem neslimize, hem de gelecek nesillere sirayet edecek anormallikler için zemin hazırlamaktır. Bu satırları okuyanlar değil bunun muhatabı. Ama konuşalım. Gündemi “gerçek” yapalım.

Onlar ki dünyayı yönetenler, ulusal ve global kararları verenler… Kendi evlatlarına suyundan havasına arıtılmış bir yaşam sunarken, radyasyondan tamamen uzak kara tahtalı sınıflarda eğitim verdirirken, şehir atmosferinin uzağında yerleşim yerleri kurarken, İsviçre’de 2.500 rakımda özel arıtımlar, temizlemeler ile sağlıklı yaşamı sunarken bizim çocuklarımıza abuk sabuk bir gıda manipülasyonunu, iğrenç ve cansız gıdaları, öldürülmüş suları, pislik meşrubatları, tarım ilacına gark olmuş patlıcanları, biberleri, çöplüğe çevrilmiş hiper marketleri, tarlaları, tesisleri layık görenler… Nefret ettiklerim…

Tatil sonrasının ilk Cumartesi günü, çok cici, çok miniş, çok akıllı, çok tatlı bir evladımızı daha çarklarınızda ezdiğinizin haberidir sinirimi bozan. O da iyileşecek eminim, bizler de… O kadar kolay değil toprağa egemen olmak. Toplum sağlığı ile sırf “ticaret” için oynamak. Olmamalı da… “

Biraz uzun bir yazı yazmış.Ama gerçekler bunlar.Bunun için birşeyler yapmalıyız…

Share
3.394 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

2+4 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • DEVELİ MEZARLIKLARI

    18 Eylül 2020 Köşe Yazarları

    Develi Mezarlıklarını, tarihi Develi köy mezarlıkları da başta olmak üzere (Ayşepınar, Çomaklı, Fraktın, Havadan, İncesu, Köseler, Madazı, Pungu, Soysallı, Sindelhöyük, Zile vs) dahil olmak üzere gezmediğim yer çok azdır. Ama o kadar arzu etmeme rağmen maalesef inceleyemediğim yerler de var. Mesela Karacaören, Kızık, Öksüt, Satı vs gibi. Mezartaşları bir köy tarihi ve bulundukları mekan için çok önemli yazılı belgelerdir. Tıpkı ibadethane olmaları ayrı bir konu ama kitabeli camiler de aynı konuda aydınlatıcı belge sunarlar.! Yeter ki dikkatli ...
  • DÜNYA TEMİZLİK GÜNÜ

    18 Eylül 2020 Köşe Yazarları

    Toplum olarak ortak paylaştığımız yaşam alanlarının temiz tutulması bir vatandaşlık görevidir. Toplum içerisinde bulunan toplum bilinci ve sorumluluk duygusu kişinin ilk önce kendisine saygı duyması ile başlar. Yaşamsal alanların korunması, doğaya, yeşile sahip çıkılması ve çevre temizliğinin önemi herkesin ortak sorumluluğudur. Temiz bir çevre, insan sağlığı ve refahı için temel niteliktedir. Çevre Temizliği, günümüzde dünyanın en önemli sorunları arasındadır. Bütün bunların temel amacı, insanları çevre temizliği konusunda bilinçlendirmektedi...
  • DÜNYA AVCILAR GÜNÜ

    11 Eylül 2020 Köşe Yazarları

    Merkez Av Komisyonunca, avına izin verilen yaban hayvanı türlerini, doğal denge içerisindeki yapıyı bozmadan, tespit edilen zaman ve miktarlar ile belirlenen esas ve usullerle, canlı veya cansız ele geçirmeye çalışmaya Avcılık, bunu yapan kişiye de Avcı denilmektedir. İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana besin arama ve karnını doyurma zorunluluğunu duymuştur. Mağara dönemi insanları beslenmek, giyecek sağlamak ve kendilerini korumak için avlanmak zorunda kalmışlardır. Bir yandan bitki kökleri toplayıp toprağı işlerken diğer yandan av aletlerind...
  • YAZARLARIMIZIN YAZILARINI OKURKEN

    11 Eylül 2020 Köşe Yazarları

    Çağdaş Develi Gazetesi’ nin yayınlandığı 2003 yılından beri elimizden geldiğince haftalık bir değişik konulu yazı yetiştirmeye çalışırım. Bu yazıların hepsi Develi ile ilgili tarih, sosyal, kültürel, siyasî, edebiyat vb konulardadır. İnşallah, bu yazılar bir plan dahilinde yazılmıştı; kitaplaştırıldığında inanıyorum ki Develi kültürü ve medeniyeti adına değerli çalışmalar olduğunu hepimiz göreceğiz. Zira bu yazıların çoğu tabir yerindeyse iğne ile kuyu kazmak kabilinde yazılmıştır. Çünkü küçük yerlerde bilgi toplamak o kadar zahmetlidir. Fotoğr...