logo

Kiske Köyü Kampı Anıları

Develi Belediyesi Başkanı Mehmet Cabbar’ın belediyenin web sayfasına Kiske Köyü’ne (yeni adı Yaylacık Köyü) kamp yeri inşa edeceği haberi beni aldı yarım asır ötelere gençlik yıllarıma götürdü.
Bir yaz tatiliydi, ben Hukuk Fakültesinde, Haluk Yalçın Eczacılık Fakültesinde talebeydik. Kazım Dedemen ve Salim Gürbüz çiçeği burnunda öğretmenlerdi. Yaz sıcağında kahvede niye pinekliyoruz dedik. Düşündük nereye gidebilirdik. Erciyes’e herkes gidiyordu. Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz bir yerlere gitmeliydik, yeni yerler keşfetmeli, tecrübeler edinmeliydik.
Kazım’ın babasının Kiske Köyü’nden müşterisi varmış, o köylerini anlata anlata bitiremiyormuş; orman içinde cennetten bir köşe varmış ki insan bir kere görse ömrü bin yıl uzarmış. Oraya gitmeye karar verdik. Kazım’ın babası köye gidenlerle haber gönderdi, bizi karşılayacaklar, cennete götüreceklerdi.
Salı günü Develi’nin pazarıydı. Şıhlı’ya kadar araba vardı. Pazardan karpuz, kavun, patlıcan, salatalık, domates, soğan, sarımsak filan; bir bakkal dükkânından yağ, peynir, tuz, şeker filan aldık, bir heybeye doldurduk. Evlerimizden de kilim, battaniye, tencere, tava, saç, kaşık, bıçak gibi bir şeyler aldık. Bizim dededen kalma bir çifte kırma tüfeğimiz vardı, onu da almayı unutmamıştım. Şıhlı kamyonuna koyduk, biz de kamyon kasasına doluşmuş köylülerin arasına sıkıştık, oturduk. Tozlu topraklı yollardan geçerek meşakkatli bir yolculuktan sonra Şıhlı’ya vardık. Kazım’ın babasının müşterisinin oğlu bir eşekle gelmiş bizi bekliyordu.
Eşeğin üstüne heybemizi attık. Diğer çulumuzu çaputumuzu da yükledik. Önce Yeniköy’e, oradan Kale Köyü’ne, sonra da Kiske’ye vardık. Oğlanın annesi yemek yapmış, yanında da buz gibi ayran vardı içtik. Yola koyulduk. Ulu ağaçların gölgelediği orman içinde çok gitmeden bir su başına vardık; gerçekten de dedikleri kadar varmış, yalan dünyanın cennetiydi.
Yorucu bir yolculuk sonrasında kamp yerine ulaşmıştık. Kendimize su kaynağına yakın, yanında kaya veya ağaçlar olan böylece rüzgârdan ve güneşten korunaklı bir yer seçmiş, kilimleri sermiş, ardından derin bir oh çekip kampın tadını çıkarmaya başlamıştık. Artık sadece ben, arkadaşlarım ve doğa vardı.
Kamp yapmak belki de insanların, bu doğadan kopuk sistemin içinde kendilerini tekrar doğaya bir süreliğine de olsa adamak olmalıydı. Orada yaktığımız ateşi, üstünde demlediğimiz çayın zevkini ya da yaptığımız yemeğin tadını hala unutamıyorum. Belki tadı çok da iyi değildi, ama kendi emeğimizle zorluklarla ateşin kokusuyla yanmasını pişmesini sağlamıştık. Kamp ateşi başında geçirilen güzel bir gece, kamp ateşinin hipnotik etkisi, ertesi gün uyanılan mükemmel manzaralı bir sabah ve sucuklu yumurta ile yapılan mükemmel bir kahvaltı paha biçilemezdi. Bence her insan yılda en az bir kez doğa ile baş başa kalmalı.
Ortamda tek ışık, ay ışığı, yanımda sevdiklerim. Eşsiz bir hissiyat yaratmıştı içimde. Gecenin koynundaydık, yıldızlar önümüzü aydınlatıyor, rahatlatıcı bir sessizlik, esrik rüzgârla dans eden bir ateş yanıyordu, biz ateşin çevresinde bir türkü tutturmuş, biraz hafiflemiştik. Bu hafiflik içimizdeki kaygıyı, korkuyu yok ediyordu.
Doğayla baş başa kalmış, monoton şehir hayatından kısa bir süreliğine de olsa ayrılmıştık. Güneşin doğuşuyla kaybolan yıldızları seyrediyor, günün ilk saatlerinin serinliğini iliklerimizde hissediyorduk. Ateş üzerinde demlenmiş bir bardak çay, çam reçinesi, mantar, küf kokusu, kuş cıvıltıları, sonra insanın sevdiği kişilerle bir arada olması muhteşem bir şeydi. Kendimizi dinliyor, doğanın güzelliği karşısında içimize mutluluk doluyor, yaşamak için ne çok sebebimiz olduğunu keşfediyorduk.
Sanki dış dünyanın tüm çıkar ilişkileri, kişisel egolar ve bunlara benzer kötü duygular, kamptan içeri giremiyordu. Gözle görünmeyen bir kalkan tarafından korunuyor gibi hissediyorduk kendimizi.
Doğaya kaçmak, şehir ışıklarından uzak; kuş ve rüzgâr sesleri eşliğinde uyumak, yıldızlara bakarak kafa yaşamak, odun toplamak, ateş yakmak, şarap içip ateşin başında kitap okumak, ateşte pişen kahvenin, demlenen çayın tadına varmak, fiziksel olarak yorucu olan ancak zihinsel olarak da bir o kadar dinlendirici bir tatil türü. Özellikle şehirlerde yaşayan maaşlı köleler için, bulunmaz bir nimet. Yardımlaşma, ateş başında yapılan sohbetlerin, müziğin tadını almayan bilemez. Oradaki sıcaklığı, samimiyeti, sohbeti hiç bir otelde bulamazsınız. İyi ki belediye insanlara böyle bir imkân, tanımak için çalışmalar başlatmış.
Kampta en zevkli iş ateş yakmaktı. Odun toplamak zahmetli bir işti. Kısa bir süre içinde etrafta kurumuş odun kalmamıştı. Kuru odun bulmak için dolaşmak gerekiyordu. Daha fazla odun toplayabilmek yük ipimizi uzunca yere seriyor, üzerine toplayabildiğiniz olanca odunu, çalıyı biriktiriyor, hani Karadenizli teyzeler sırtlarına bir yığın odun alır ya, biz de bolca odunu istifleyip ve üzerinden bağ yapıp kamp alanına yerde sürükleye sürükleye götürüyorduk. Bu tür işler, kendi özümüze dönmemizi sağlayan güzel aktivitelerdi. Modern (!) toplumdan uzaklaşıp yüzyıllar önce insanların genlerine işlemiş olan şeyleri yapmamızı sağlıyor, aslımıza dönmenin hazzını alıyorduk.
Etraf o kadar sessizdi ki karanlıkta kıpırdayan böceklerin çıtırtılarını, pıtırtılarını duyabiliyorduk. Gökyüzüne birkaç saniye baktığımızda binlerce yıldız geliyor, gözlerimizin önüne. Koca evrende ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu düşünüyorduk bütün gece.
Kampın ikinci günündeydi, ben çiftemle bir keklik vurmuştum. Daha önce insan elinin değmediği bir yerden dağ kekiği toplamış, kekikli bir bulgur pilavı pişirmiştik, odun ateşinde. Tahta kaşıklarla tencereden kapışarak yediğimiz bu pilav unutulmayacak hatıralarımın baş tacıdır. Ay bir dağdan doğup öbür dağdan batıyor, gecenin karanlığı iyice çöküyor, kilimlerin üstüne uzanıp samanyolunu izliyor, hızla geçen uyduları takip ediyor, bazen meteor yağmuruna (yıldız kayması) denk geliyorduk. Bunları bire bir yaşamak gerekir, anlatması zor bir güzellik. Ateş böcekleri rengârenk parlıyorlar. Elimizle tutamıyor, sadece izleyebiliyorduk. Gökyüzündeki yıldızların da tadı bambaşkaydı. Sırt üstü yatıp izlemek gerçekten çok zevkli, birde sevdiğimiz arkadaşlarımız yanımızda olunca gerçekten filmlerdeki gibi özgür hissediyorduk kendimizi. Geceleri kimsecikler yoktu ve tek başımıza ışık kirliliğinden uzak mükemmel geceler geçiriyorduk. Gece varmıştık kamp yerine. Daha önce aramızda oraya giden bir kişi bile yoktu. Kafamızı gökyüzüne çevirmiş ve uzun süre izlemekten kendimizi alıkoyamamıştık. Çünkü uzun süredir bu kadar çok yıldızı bir arada görmemiştik. Toprağa dokunuyor, ağaçlara dokunuyor, suya dokunuyor, güneşi ve rüzgârı iliklerimizde hissediyorduk. Yıldızlara bakıp hayal kurup, hikâyeler anlatıyor, hayvanlarla sohbet ediyorduk.
Kamp yapmayı özledim. 1974’de ilk arabamızı almış ailecek, Çanakkale’den başlayıp her gün bir başka yerde çadır kurarak altı hafta içinde bütün Ege sahillerini dolaşmıştık. O günden beri hiç kamp yapmadım. İlla da her şey dâhil beş yıldızlı otel olacak, rahatlığa alıştık.
Sevgili arkadaşlarım sizinle yaptığım o kamp günlerini deli gibi özlüyorum. İnşallah belediye başladığı projeyi gerçekleştirir, konforlu bir kamp yeri hazırlar, hep birlikte buluşur, o güzel günleri yâd ederiz.

 

İsmail Samur
Emekli Öğretmen

Çağdaş Develi Gazetesi, 30 Ekim 2020, Sayfa 7

Share
7.828 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

4+10 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Farkına Varmadan Yaşadıklarımız

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Ne kadar kıymetliymiş, denizin dalgalarını, gökyüzünün maviliğini izlemek. Ne kadar kıymetliymiş, sevdiklerine sarılabilmek, öpebilmek, onları ziyaret edebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, yağan yağmurda ıslanabilmek, rüzgârın kokusunu çekebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, sokaklarda, caddelerde gezinmek, amaçsızca yürümek. Ne kadar kıymetliymiş, korkmadan, tedirgin olmadan markete, alışverişe, pazara gidebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, kafeye, pastaneye, çay bahçesine oturup, bir çay kahve içebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, öksürebilmek, hapşırab...
  • Dolmuşculara Bir Çift Lafım Var!

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    65.000 Nüfuslu bir ilçede yaşıyoruz. Dolmuşçular bisiklet projesine itiraz ediyormuş ekmek kapılarına engel olur diye. Ben de şunu demek istiyorum dolmuşçuların ekmek kapısına engel oluyor diye özel araç kullanımını mı yasaklayalım ? Yok böyle bir dünya! 65.000 nüfuslu ilçede 30.000 araç var ve trafik sorunu var. Bu sorun gitgide artıyor. Bu sorunu nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz? 65.000 nüfuslu ilçede bisiklet kullanımı ne kadar etkiler ekmek kapısını. Neden alternatif ulaşım aracı hakkı verilmesin insanlara. Sadece dolmuşa bineceksiniz baş...
  • KARA VEYA EFSANE CUMA

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Kara Cuma ismini son yıllarda adını sıklıkla duymaktayız. Kara Cuma, adından da kolayca anlaşılabildiği gibi doğrudan ülkemiz kültürü ile ilgili özel günlerden biri olmadığını söyleyebiliriz. Öyleyse Kara Cuma (Black Friday) nedir? Kara Cuma, ABD'de başlayan ve Şükran Günü ile sıkı bağları bulunan bir gelenektir. Her yıl Kasım ayının dördüncü Perşembe gününde kutlanan Şükran Gününden sonraki Cuma günü, halk çarşı veya meydanlarda bulunan büyük mağazalara giderek alışveriş yapmaktadır. Bazı şirketler bu rutini kâra çevirmek ve daha çok ürün sat...
  • DEVELİ’DE İLK ÖĞRETİM KURUMLARI ve İLK ÖĞRETİM KADROSU-3

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Geçen hafta değerli eğitim tarihçimiz Prof.Dr.Yahya Akyüz'ün yazdığı Kız İlkokulları Tarihi Gelişimi hakkındaki mükemmel bir yazısından faydalanmış ve kısaltılarak sizlere derli toplu bir bilgi vermeye çalışmıştım. ”Eğitim Tarihçimiz” dedim, çünkü birde aynı isim ve soyadını taşıyan A.Ü.DTCF. Yeni Türk Edebiyatı öğretim üyelerinden Prof.Dr.Kenan Akyüz vardır ve benimde hocalarımdandır.” Modern okulculuğa, azınlıklar ile misyonerler bizde daha erken dönemlerde başlamışlardı. Hatta matbaalarıyla beraber ! Öyle ki, modern yetim haneler, iptid...