logo

Eski Develi’de Örf ve Adetlerimiz

Örf ve adetler çok eski zamanlardan beri toplum içinde kabul görmüş yazısız kurallardır. Halk dilinde gelenek ve görenek olarak da bilinen bu kavramlar, yaşadığı toplumun özelliklerini yansıtır. Kadim Develi kültürü zaman içerisinde birçok değişime uğramıştır. Develi’de asırlardır devam eden ve hala yaşayan birçok gelenek görenek bulunmaktadır. Gelenekler ve onun oluşturduğu kültür, toplumu bir arada sağlam tutan ögelerdir.
Develi’de eskiden herkes birbirini tanır, bir ailenin fertleri gibi herkes birbirini koruyup kollardı. Dayanışma ruhu çok yüksekti. Birisi hasta mı oldu, arayıp sorma, çorba götürme, gerekirse hastaneye taşıma, düzenli olarak arayıp sorma gibi güzel gelenekler vardı.
Bir arkadaşın yardıma mı ihtiyacı var, hemen yetişilir, olay yerine koşulur. Gecenin köründe bile olsa yardım istemek için arayabileceğiniz insanların olduğu bilinirdi. Zor zamanlarda yanınızda birtakım insanlar belirir, sizi elinizden, kolunuzdan tutup düzlüğe çıkarmaya çalışırlardı. Bunlar güzel şeylerdi, bak gözlerim bile dolar böyle şeyleri düşününce.
Çocuk Doğunca Tuzlanır, Ilık Su Yıkanır, Kundağa Sarılırdı
Her ne kadar birçoğunu unutsak da, koruyup kolladığımız daha birçok güzel görgü göreneklerimiz var:
1. Çocuk doğunca kokmasın diye tuzlanır. Sonra ılık suda yıkanır. Dere kenarından killi toprak getirilir, kalburdan elenir, mikropları kırılsın diye bir saç üstünde kavrulur, ılıyana kadar beklenir, toprak bebeğin cildini yakmayacak hale gelince, genişçe bir bezin üzerine yayılır, bebek bunun içine yatırılır, kundaklanır anasının kucağına verilir. Annesi bebeği emzirir, birlikte uyurlardı.
2. Anne uyurken başına bir al yazma bağlanır, üstüne al bir yorgan örtülür ve al basmasın (kanama olursa anında müdahale edebilsin) diye bir kişi başında bekler. Bu kişi genelde gelinin annesidir.
3. Kırkı çıkmadan bebek dışarı çıkarılmaz. (Bunun amacı bebeği dış çevredeki mikroplardan korumak olmalı.)
4. Komşular ve akrabalar göz aydına ve bebek görmeye gelirler. Gelirken genellikle altından bir maşallah getirirler. Bebeğin kundağına ya da yorganına bir çatal iğne ile bunu tuttururlar. Bu maşallah çocuğu kötü ruhlardan ve nazardan korurdu.
5. Bebeğin karnı doymaya başlayınca, göbek bağının da düşeceğine inanılır. 4-7 gün arasında düşen göbek bağı itinayla bir yerde saklanır. Kimi, “Gezgin olmasın, dışarıya çok gitmesin” diye uzun bir süre beşiğine asılı tutar göbek bağını; kimi “Okusun, büyük adam olsun” diye okul bahçesine, kimisi de “Devlete hayrı dokunsun, devlet adamı olsun” diye devlet dairelerinin avlusuna gömerlerdi.
6. Yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduğuna inanılırdı. Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu, yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparılırdı. Böylece bebek ayak bağından kurtulmuş sayılırdı. Bu iş için toplanmış kişilere eğlencelikler ikram edilirdi.
Diş Buğdayı (Hedik)
7. Çocuğun ilk dişi çıktığı ve bunun görüldüğü zaman aile bireyleri, eş dost bunun mutluluğunu yaşamak için bir araya gelir ve halk arasında hedik denilen bir karışım yapılıp yenirdi. Bunun için buğday haşlanır, istenirse bunun üzerine şeker tozu serpilir ya da içine çetene, menengiç (çitlembik), dut (yazın dutların olgunlaşıp dökülmesi sonucu elde edilen kuru dut) katılarak lezzetli bir karışım elde edilir. Hediğin bir kısmı çocuğun başından dökülür, kalan hedik ve kuru yemiş eş dostla yenirdi. Çocuğun ilk dişinin çıktığını en önce gören hedik yemeye gelirken çocuğa hediye getirirdi. Daha sonraları çocuk mevlitleri yapılmaya başlandı.
Hedik yapılan gün çocuk aile fertlerinin eş dostunun yanında yere oturtulur, önünde bazı meslekleri simgeleyen sembolik eşyalar konur. Mesela, Tarak Berberi, Kuaförü, Bıçak; Kasabı, Makas; Terziyi, Kâğıt-Kalem; çocuğun okuyacağını ifade eder. Çocuk önünde duran bu eşyalardan ilk önce hangisine elini uzatırsa ilerde o mesleğe sahip olacağı düşünülür, tercihe göre sevinilir. Böylece çocuk işin latifesi de olsa meslek seçimi konusunda ilk adımını atmış olurdu.
Erkekliğe Adım-Sünnet ve Düğünü
8. Hali vakti yerinde olanlar, erkek çocukları için sünnet düğünü yaparlar. Sünnet genellikle iki ile on iki yaş arasında yapılırdı. Sünnet olacak çocuk ya da çocuklar çalgı ile gezdirildikten sonra dini bir törenle sünnet ettirilirdi. Akşam sünnet olan çocuğun acısını unutturacak çeşitli eğlenceler düzenlenir. Gelen misafirlere şeker dağıtılır ya da yemek verilirdi.
9. Çocuk okula başlarken aile büyüğüne götürülüp el öptürülür ve hayır duası alınır. Bu gelenek son zamanlarda unutulmaya yüz tutmaktadır. Ne olur bu gelenek bitmesin.
10. Çocuğun okula kaydı yaptırılırken anne ya da baba; öğretmene, “eti senin kemiği benim.” derdi. Benim okul kayıtım yapılırken de babam öğretmenime aynı şeyi söylemişti. Ben o kadar zayıftım ki öğretmenim, “hani bunda et yok ki sen en iyisi al bunu eve götür!” demişti de, öğretmen beni okula almayacak diye çok korkmuştum.
11. Eskiden büyük babalar, büyük annelerle birlikte oturulurdu. Babanın ya da dedenin önünde kıçını dikip yatılmazdı. Şayet insanlar geleneklerini hala koruyorlar aynı çatı altında yaşıyorlarsa, gençlerde yaşlıların yanında yatabilmeli -hele hele de herkesin kendine has özel odası yoksa- bu geleneğe uyulmaması gerektiği kanısındayım. Yoksa hayat çekilmez olur. İnsan özgürlüğünü kısıtlamadığı sürece hiçbir gelenek ölmemeli, ama kısıtlıyorsa aile fertleri bir araya gelip tartışmalı ve makul bir sonuca varmaya çalışılmalı.
12. Eskiden beri nazara çok inanılır. Başka birisinin çekememezliği ve kıskançlığının kişiye zarar vereceği düşünülür. Bu tür kötü düşünceleri ve nazarı kovmak için ise kulak memesi çekilir, sonrasında ise kapı çalıyor gibi tahtaya vurularak kötü düşünceler kovulmuş olurdu.
Bu Akşam Müsait misiniz? Annem Size Gelecek
13. Develi’de adettendir, “bu akşam müsait misiniz, annemler size gelecekte?” sorusu ile misafirliğe başlanır. Eve gelen misafir en iyi şekilde ağırlanır ve hizmette asla kusur edilmez. Bu yüzden de misafirlik süresi boyunca hep misafirin peşinde dolaşılır ve sürekli, daha fazla uzun süre oturması, yemek yemesi, hatta yatıya kalması için baskı yapılırdı.
-‘’Biz size gelince bu kadar erken mi kalkıyoruz.’’
-‘’ Durun canım daha çok erken, gidersiniz, aceleniz ne?’’
-‘’Ateş almaya mı geldiniz!” gibi cümleler, misafirliklerde en çok karşılaşılan cümlelerin başında gelmektedir. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olmasını bu sebeptendi.
14. Yapılan bu ısrara misafirin, “teşekkür ederim doydum, almayayım artık!” demesine itibar edilmez, yemeye ve içmeye zorlanırdı. Hatta dirseğiyle misafirin böğrüne böğrüne dürtülürdü ki misafir acıya dayanamaz, “neyse son bir bardak daha içeyim” ya da “çok güzel olmuş bir iki kaşık daha atıştırayım” demek zorunda kalırdı.
Anasına Bak Kızını Al, Kenarına Bak Tozunu Al
15. Evlenmelerde özellikle yaş, sosyal ve ekonomik denklikler gözetilir. Kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilir. “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al” , “Kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğul babadan öğrenir sohbet gezmeyi” gibi sözleri bunun belirtisidir.
16. Eskiden Develi’de evlilikler görücü usulüyle yapılırdı. Hemen hemen herkes birbirini tanıdığı için, oğlan beğendiği kızın ismini anasının kulağına çıtlatır. Annesi de konuyu babaya açardı. Aile münasip görürse; araştırmalarda kızın aileye uygun olduğu saptanırsa, aile ileri gelenleri kızı istemeye giderlerdi. Kısa bir sohbetten sonra “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza münasip bulduk, siz ne dersiniz?” denilerek kız istenir ve oğlanın hüner ve meziyetleri anlatılır. Kız evi ise “iyi geldiniz, hoş geldiniz ama kızımız küçük, borçluyuz, evimiz pek yalnız, çocuk da giderse elimiz ayağımız kuruyup kalacak” cevabını verirler. Kızı isteyen taraf da “biz sizi sıkmayız, hepsinin kolayı bulunur, kızın yeri iyidir, kaçırmayınız” gibi gönül alıcı sözler saf ederler. Eğer kız tarafı olumlu düşünüyor ise “Allah nasip etmiş ise ne diyelim” ya da “birkaç gün sonra cevap verelim” derler.
Oğlan evinin ikinci ve üçüncü gidişinden sonra söz kesilir ve kız evi oğlan evine “mendil alma” adı altında bir bohça verir. Bundan sonra kız ile oğlan bağlanmış sayılırlar.
Evliliğe İlk Adım Nişan Töreni
17. Nişan, kız ve oğlan evinin akraba, eş, dost ve arkadaşları nişan yerinde toplanırlar. Oğlan evinin sosyal ve ekonomik durumuna göre takılması gereken takılar takılır. Oğlan tarafının büyüklerinden biri kızın ve oğlanın adlarını söyleyerek nişan yüzüklerini takar ve mutluluk diler. Nişanlı geçler daha sonra misafirlerin ellerini öperlerdi.
18. Oğlan evi yakındaki hamamlardan birini kiralar. Misafirlere sabun ve kına verilir. Gelin gelince def ve dümbeleklerle yıkanma yerine geçilir. Gelin yıkandıktan sonra saçı örtülür, zülüf kesilir. Hamam sefası akşama kadar sürer. İki tarafın misafirleri katılır. Misafirler dağıldıktan sonra gelinin kınası yakılır. Evliliğin anlaşılması için oğlan evine gelinin avcundan bir parça kına alınır oğlan evine gönderilir, güveyin avuç içine de kına yakılırdı.
19. Düğünler genellikle üç gün sürerdi. Düğünler çalgılı olurdu. Kız tarafı, kız için elbiseler ve kumaşlar beğenir(pırtı görme), oğlan tarafı, bunların masraflarını karşılar.
Gelin Çıkarma-Kırmızı Kurdele Bağlama
20. Gelin Çıkarma, oğlan evinin büyükleri önde, öbür davetliler arkada olmak üzere kız evine gidilir. Gelin alınır. Kızın beline “bakiredir” anlamına gelen kırmızı kurdele takılır. Ata bindirilip oğlan evine gelindiğinde de karşılama töreni ve eğlenceleri yapılırdı. Gelinin duvağı gerdeğe kadar açılmazdı. Uzaktan gelen misafirleri konu komşu, akrabalar paylaşılır. Yemekler orada yenirdi, eğlence ise oğlan evinde. Düğün 3 gün sürer eğlenilir. Sonunda damat yumruklanarak gerdeğe sokulurdu.
21. Develi gelenek göreneklerine göre gelin ilk önce odaya götürülür, yatağın üstüne oturtulur, damadın duvağını açmasını beklemeye başlardı. Damat gelince biraz sohbet edilir. Duvak açılır. Şerbet içilir. Sonra iki rekât namaz kılınır. Daha sonra hazırlanma ve olaya giriş. Olaya girişten önce dua okunması gerekir ama okunur mu, okunmaz mı? Bilmiyorum. Başlamadan önce besmele çekilir, ama sadece “bismillah” diye. Gerisinin getirilmesi pek hoş olmazmış zira.
Gelin Kutlaması (Havala)
22. Gerdekten sonraki üç gün dost ve akrabalar konu komşu gelini evinde ziyaret eder, kutlamaya gelirler. Buna havala denirdi. Gelirken yeni evli çifte küçük bakır kaplar, bulgur, gendime, tarhana, mercimek, fasulye, nohut gibi kış katığı getirirlerdi.
23. Gelinin bütün sülaleye yapmacık bir sevgi gösterisinde bulunması âdeti vardı. Böyle bir adet artık yok. İyi ki kaldırılmış dediğim bir düğün âdeti daha vardı; gerdek gecesi ertesi yatak çarşafı Japon milli bayramı kutlar gibi, bayrak olarak balkonlara asılırmış. Sonradan aile içinde incelemeye alınır, yıkaması için çarşaf geline teslim edilirdi. Bu iffetini koruduğu için gelin hanıma teşekkür demekti. Sözle bir şey söylenmez, tabudur konuşulmaz, her şey bakışlarla ifade edilmeye çalışılırdı. Bakire olmayan kızın vay haline. Ben bir gelinin gerdek gecesi kıl çula sarılıp babasının evine geri gönderildiğine şahit olmuştum. Çocuktum bir şey anlamamıştım. Kimse de bana detaylı bir bilgi vermemişti.
İki Bayram Arası Düğün Olmaz
24. İki bayram arasında ya da evden cenaze çıkması halinde evlenilmez, düğün ertelenirdi.
25. Develi halkı dini örf ve adetlerine çok bağlıydı. Bilhassa üç ayların girişiyle oruç ve namaz ibadetlerinde, hayır, hasenat işlerinde artmalar olurdu. Bayramlardan önce ve baharlarda evler temizlenir, badana yapılır, pencere kenarlarındaki söveler çivitle boyanırdı. Arife günü musluklardan zemzem aktığına inanılır. Zemzem suyuyla önce çocuklar yunur, arkasından yetişkinler yıkanırdı. Bayram günü camiden fakirler toplanıp önce mezarlığa gidilir, ölmüşler ziyaret edilir, geçmişlerin ruhuna Fatihalar okunur. Sonra fakirler eve getirilir, bayramlaşılır, birlikte yemekler yenirdi.
Bayram Kutlamaları
26. Bayramlarda akraba, konu-komşu ziyaret edilir. Büyüklerin eli öpülür, küçükler sevindirilirdi. Düşünüyorum da hoş şeylerdi bunlar.
27. Evin bereketi için ufak bez torbalara üzerlik ve çörekotu koyarak saklarlar. Gelin damat evinin önüne gelince, bebek doğunca, çocuk okula başlarken, senenin Hıdırellez gibi belli günlerinde üzerlik yakılırdı. Evdeki cin ve perilerin bu kokuya dayanamayıp kaçtığı ve eve bereket yağdığına inanılırdı.
28. Üzerlik otunun tohumları tespih tanesi gibi bir ipe dizilip duvara asılırdı. Bununla o eve kötü ruhların ve nazarın giremeyeceğine inanılmaktaydı. Üzerlik otu daha ziyade nazarı önlemek üzere kullanılmaktaydı. Birinin işi iyi gitmediği, çocuğun okulda başarı göstermediği zamanlarda, görünmeyen bir kaza vuku bulduğunda nazarı savuşturmak için üzerlik otu yakılır, kişinin başı üstünde ve evin odalarında dolaştırılırdı.
Kurşun Dökme Adeti
29. Bir de kurşun dökme âdetimiz vardı. Göz değmiş işleri iyi gitmeyen kişi, odanın ortasına oturtulur, başının üstüne bir bohça gerilir. Mağdur olan kişinin başının üstünde tutulan bir tas soğuk suyun içine eritilmiş kurşun dökülürdü. Sudan çıkarılan kurşuna bakılarak mağduriyetin nedeni bulunmaya çalışılırdı.
30. Başı sokacak bir ev, bir tarla, bir bağ alındığında ya da çocuklardan biri okulda üstün başarı gösterdiğinde… Bunlar gibi daha birçok sebeple düşmanların nazar edeceğine inanılır. Nazardan korunmak ya da gelen bir musibeti def etmek için… Mayalı hamuru kızgın yağda kızartarak pişi yapmak, ardından “hayırlara vesile olsun” diyerek kapı kapı dağıtmak ne güzel bir adetti.
31. Ayrıca ölülerin ruhu için bazen kandil bazen bir arife günü pişi yapınır, konu komşuya dağıtılırdı.
Ölünün 7,40 ve 52.Gününde Mevlit Okunurdu
32. Develi’nin en eski adetlerinden biride; vefatın 7, 40 ve 52’nci günlerinde helva dağıtmak… Hatta “hayır işleme” geleneğinin en hüzünlü olanı budur belki de çünkü insanlar kısa süre önce bir yakınını kaybetmiştir. Kaybedilen kişi adına yapılan o helva kavrulurken ve dağıtılırken katkıda bulunmaksa işlenen hayra ve çekilen acıya ortak olmak demektir., Dinimizde 7,40,52 gün diye bir şey yoktur. Ölünün ardından ıskat dağıtmak, Kuran okutmak ve yemek vermek adettendir.
33. Evde pişen yemekten, eve getirilen turfanda sebze ve meyvelerden tabaklara konup konu komşuya hısım akrabaya dağıtılırdı. Verilen şeyin tabağı illa ki doldurulup ta geri verilmeliydi. Hiç bir şey bulamayan, bereket getirsin diye tabağa bir çimdik tuz atardı.
34. Mümkün olduğunca toplu ortamda, tek başına bir şeyler yememeye dikkat edilirdi. “Olan var olmayan var, can bu çeker.” denirdi. Yenecekse de, nezaketen de olsa, yemeye başlamadan önce paylaşmak için diğerlerine de sunulurdu. İstanbul’a okumaya giderken, muhabbetin ortasında çıkınımı açtım, bir kete çıkardım, vagonda kim varsa etrafımdaki herkese uzattım. Yan koltuklarda oturup da göz göze geldiğimiz yaşlı amcaya kadar uzattım, alan aldı teşekkür etti, almayan da teşekkür etti. Biz böyle görmüştük, öyle yapıyorduk. Gördüm ki diğer şehirlerden gelen bazı kişiler, bunu yadırgamıştı.
İmece Usulü Ekmek Yapımı
35. İmece, beraber birçok kimsenin toplanıp, elbirliği ile bir kişinin işini görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir. Develi’de konu komşu sonbaharda toplanıp el birliği ile kışlık yufka yaparlardı. Böylece işlerini kısa sürede bitirilir, hoşça vakit geçirilir, manevi yorgunluk da duyulmazdı.
Hıdrellez’de Çocuklar Kapı Kapı Dolaşırdı
36. Her Hıdırellez’de. Mahallenin çocukları toplanır, kapı kapı dolaşılır. “Malızın bereketlensin!” denir, kapısı çalınan kişi bulgur, salça, soğan, sarımsak, tuz, biber, durumu biraz iyiyse tereyağı verirdi. Mahallenin ortalık yerine sokunun başına bir ateş yakılır. Ateşte pişmiş kazandaki pilavın tadını başka yerde bulmak mümkün değildi. Senede bir olduğu için mi bu kadar lezizdi acaba?
37. Buna benzer bir âdetimizde aşure unutmayın, unutturmayın, ısrarla yapın, yaptırın. Bana da getirin bir tas has aşure.
38. Yola gidenlerin arkasından su dökülmesi sadece Develi’de var zannederdim. Hep çok özgün, çok anlamlı gelmişti bana. Meğerse bunu sonradan öğrendim her yerde varmış.
39. Develi’deki en güzel adetlerden biri de, insanların birbirlerine selam vermesiydi. Hiç kimse selam vermeden, vakti varsa hal hatır sormadan asla geçmezdi.
Yardımseverlik Kanımızda Var
40. Bir güzel âdetimiz de karşılığında para istemeden yabancıya yardım etme âdeti vardı. Yabancı birinin hali hatırı, nereden gelip nereye gittiği, bir arzusu olup olmadığı muhakkak sorulurdu. O güzelim adetleri olan insanların torunları ne yazık ki atalarının geleneklerini unutmuş. En son Develi’ye vardığımda “Yazık şu Suriyelilere, yurdundan yuvasından edilmiş zavallılar. Burada pergi perişan.” dediğimde neredeyse beni boğacaklardı, “Arap’tan dost olmaz.” deyip çıkıverdiler.
41. Yanak yanağa öpüşmek Develi’de uygulanıp gelen güzel bir geleneğimizdir… Sarılan erkekleri göremezsiniz dünyanın başka bir yerinde… Bu bizim samimiyetimiz ve sıcaklığımızdır… Bu da korkarım yavaş yavaş bitiyor; bir gün gelecek soğuk Avrupalılar gibi olacağız, diye korkuyorum
Bir Kahvenin 40 Yıl Hatırı Var
42. Eskiden misafir geldi mi, kömür ateşinin üzerine konulmuş bakır cezvede kahve pişirilirdi. Ağır ağır pişmesi sohbeti kuvvetlendirir. ‘Acı bir kahvenin kırk yıl hatırının olması’ buradan geliyor herhalde. Bakır cezvede, soğuk su ile taze çekilmiş kahve karışımını mangalda köz ateşinde pişirmek çılgınca adettir, korunması gerekirdi, ama maalesef artık Kafe Latte, Capuçino, Ekspresso gibi uyduruk içecekler içiyoruz. Burada bir şey itiraf etmek istiyorum. Türkiye sınırlarından çıkınca ‘Türk Kahvesi’ diye adlandıran pek keyif sahibi insanların içtiği kahvemizi, içenlere ülkemizde maalesef muhafazakar gözüyle; yani biraz gerici, biraz yobaz, çağa ayak uyduramamış gözüyle bakılmakta. Aynı şey ayran, kefir, boza, şıra, şerbet, turşu suyu, şalgam suyu gibi içecekler içinde geçerlidir. Artık bu tür milli içeceklerimizi biraz eli yüzü düzgün lokantalarda bulmak mümkün değil. Hatta bunlardan bazılarının adı bile unutulmaya yüz tutmuştur.
43. Kapıdan çıkarken muhakkak sağ ayağın önde olması geriyordu. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılırdı.
44. Bir şeyler yiyip içerken boğazına kaçıran kişinin sırtına vurmak âdeti vardı. Bilmem pek bir işe yarar mıydı?
45. Fermuarını açık unutanlar “dükkânlar açık” diyerek, dolaylı yoldan ikaz etmek gibi güzel bir adeti başka yerde görmedim.
Huuu… Gözelce ’de Bağlara Girmişler. Bağbozumun işaretiydi.
46. Bağbozumu için ilçemizin kendine özgü gelenek ve görenekleri vardır. Toplanan üzüm salkımları, bağ bıçağı ve bağ makaslarıyla kesildikten sonra sepet ve küfelere doldurulur. Toplanan üzümler ayaklarla çiğnendikten sonra şire haline getirilir ve daha sonra bu şıra büyük kazanlarda kaynatılır. Kaynatılan şire ile köfter(pestil) veya pekmez yapılır ve soğuk kış günlerinde tüketilir.
47. Develi’de komşuluk ilişkilerine çok önem verilirdi. Kimse komşusu açken tok yatmazdı. Açlar doyurulur, bakıma muhtaçların evleri süpürülür, yemekleri yapılır, bulaşıkları ve çamaşırları yıkanırdı.
48. Develi’de adettir yatmadan önce insanlar bir şeyler yiyip sonra yatarlar. Akşam yemeği erken yenince gece yarısı acıkmasını gideren bir ara öğünüdür. Bu öğüne: “Yatsılık, Yat Geber” de denirdi.
Ermeni Komşularımızın Paskalya Bayramı
49. Ben ilkokuldayken Develi’de çok sayıda Ermeni vardı. Nisan ayında Paskalya bayramı dolayısıyla Haç dağına çıkarlar, kurbanlar keserler, ateş yakar pişirirler, türküler çağırarak, ilahiler söyleyerek yerler. Seyre koşan biz çocuklara da boyalı yumurta ve bu pişen etlerden bol bol verirlerdi.
50. Ağustos’ta, Asdvadzadzin (Meryem Ana) Yortusu’nun Cumartesi akşamı, Ermeni’ler Haç Dağına tırmanır, orada ateş̧ yakardık. Everekliler bir yanda, Feneseliler diğer tarafta. Herkes o ateşi görmek için dama çıkardı. Ermeni halkı dam üzerinde, uzun sopalarla meşaleler hazırlar, küçük çocuklar “Haç ağacı yanıyor” diye bağırırdı. Türklerden de bunlara eşlik edenler olur, o günü̈ kendilerine özel kılar, biz çocuklar, “Çıra yandı” diye bağırırdık.
51. Ermeniler çoktan Develi’yi terk etti, onların adet ve ananelerini sürdürecek kimse kalmadı. Müslüman halk, yılların kültür birikimi olan geleneklerinin birçoğunu sürdürmekte, ama bazı güzel adet ve ananelerimiz var ki unutulmaya yüz tutmuş, ne yazık ki bazıları da tarihin tozlu yaprakları arasında kaybolup girmiştir.

İsmail SAMUR’un arşivinden 

Share
6.970 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

6+7 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ABBASZADE İBRAHİM EFENDİ (1899-1963 )

    11 Haziran 2021 Köşe Yazarları

    Abbaslar ailesinin atası Abbas Dede’dir. Aile de hep dedenin adıyla anıla gelmiştir. Aile Halep Türkmenlerinden üç değişik aile birlikte 18.asrın ortalarında Develi’ye gelip önce Kopçu köyü’ne yerleşmişler, kısa bir süre sonra Develi’ye ad vermiş olan Dev Ali (Seyyit Emir Ali) türbesinin etrafına yerleşmişlerdir. Yukarı Develi’de yerleşmişler ve kurdukları mahalleye de Kopçulu Mahahallesi adı verilmiştir. İlk nüfus sayımı olan 1821 tarihinde de mahalle sakinleri Kopçulu adıyla kayda girmiştir! Abbaszade İbrahim de diğer bütün aile ferleri ...
  • Kuruluşundan Bugüne Derneğimizin Hafızası Kitabında Onursal Başkan Av. Osman Deveci’nin Takdim Yazısı

    11 Haziran 2021 Köşe Yazarları

    Kuruluşundan Bugüne Derneğimizin Hafızası Kitabında Onursal Başkan Av. Osman Deveci'nin Takdim Yazısı Değerli Hemşehrilerim, İnsanlar genellikle maddi kazanç uğraşısı verirler, bunun için çalışırlar, bunun için çabalarlar. Neden, çünkü daha iyi bir gelecek, daha mutlu bir hayat sürmek için. Maddesel olarak bir yere gelmiş bireyler asli görevlerinden artan zamanlarda da topluma hizmette yer almalı, ülkeye ve insana hizmete omuz vermelidirler. Bu hizmetin karşılığı da manevi kazançtır, manevi kazancın getirdiği haz ve mutluluktur. Bu haz ve...
  • DÜNYA TÜKENMEZ KALEM GÜNÜ

    11 Haziran 2021 Köşe Yazarları

    Günümüzde kalem basit ve kolay bir yazma aracı olarak bilinmektedir. Kalemin tarihi çok eski çağlara dayanmaktadır. Özellikle sanayi devriminin ardından sanayinin de gelişmesiyle birlikte kalemin de bu gelişme ile paralel bir gelişme gösterdiğini görmekteyiz. İnsanlar asırlar boyunca mürekkebe batırılan tüylü kalemleri kullandılar. Ancak bu çok zahmetli bir olaydı. Çünkü sürekli sızıntı yapma problemi vardı. Ve ayrıca mürekkep sayfada çok yavaş bir şekilde kuruyordu. Modern zamanın yazım araçlarından bir olan “Tükenmez Kalem” icat edilip seri...
  • Gönül Sadakası

    03 Haziran 2021 Köşe Yazarları

    Okuyucu tarafından zaman zaman dersler çıkarılacak, kıssadan hisse alınacak metinler geliyor. Neşe ve sevinçler paylaştıkça çoğalır. Üzüntü ve kederler paylaştıkça azalır. İşe öyle dostlar ararız bazen. Bizimle üzülüp, bizimle sevinecek dostlar. Ama her şeyden önemlisi öncelikle bizim kendimizin omuz dayanacak bir dost olmamızdır. Bir hanımefendi anlatıyor: Biraz fasulye ve biraz pilav alarak bakır bir tepsiye koydum. Üzerine patlıcan, salatalık ve bir kaç tane kayısı ekledim... Tam dışarı çıkacaktım ki babam sordu: - “Nereye gidiyorsun kızı...