logo

14 Ağustos 2020

Develi’deki Evimiz

Develi’de evler yörede bolca bulunan taşlarla inşa edilirdi. Haç dağının eteklerinde taş ocakları vardı. Bu taş ocaklarında genellikle Feneseli taş ustaları çalışırlardı. Taş ustaları taşları keser, eşeklerle inşaatlara taşır. Yontu ustaları bu taşları demir taraklarla yonar, duvarcı ustaları da bu taştan evler yaparlardı. Duvarlar içten sıvanır, beyaz kireçle badana edilirdi.
Evler genellikle ortak duvarlarla birbirlerine bağlanıyordu veya yeraltından ya da damlardan birbirlerine geçiş vardı, böylece komşular tehlike durumunda birbirlerini uyarabiliyorlardı. Alçak, düz, birbirine bağlı damlar biz çocuklar için bir oyun alanı olduğu gibi mahallelinin de yürüme yollarıydı.
Bizim evimiz Fenese’deydi. Düzgün yontu taş duvarlı, iki katlı ve bitişik nizam inşa edilmişti. İki kanatlı tahta kapıdan dar uzun avluya girilirdi. Avluda yazın gölgesinde oturduğumuz bir akasya ağacı vardı. Avlunun sonunda tabanı taş kaplı bir sofa vardı. Sofanın sağında, solunda ve karşısında sedirler, kapıdan içeri girince de bir ayakkabılık vardı. Burada gelen misafirler ayakkabısını çıkarır; büyük misafirler sedirdeki köşe minderine geçer kurulur, arkasını halı yastığa dayardı. Gençlerse sedirde yerlerini alırdı.
Avlunun sağında tandırlı ev bulunur, ev halkı kışın burada, yazınsa daha serin olduğu için sofada otururdu. Tandırlı evin bir duvarında içinde kap kacağın bulunduğu telden bir dolap, ortada bir tandır vardı. Buradan kış kayıtının bulunduğu hazın evine geçilirdi. Hazın evinin bir duvarında kırk şiniklik bir ambar vardı. Ambarın içinde zahire, bulgur, gendime ve un; diğer iki duvarların kenarında ise içinde köfter, turşu, nişe, sirke, pekmez bulunan küpler vardı ve köşede bir yığın yufka hazır dururdu. Hazın evinin duvarında leğen, kazan, herene, aşırmalar, tencereler ve tavalar; tavanında da mevsime göre sızgıt, sucuk, pastırma, kavun, karpuz, üzüm, armut asılı olurdu.
Avlunun sağ tarafında dama ve üsteki odalara çıkan taştan bir merdiven, merdivenin altında güzel günlerde üç övün tüttürülen ocak vardı. Taş merdivenle çıkılan birinci katta içinde bir sedir ve bir yüklük bulunan bir başoda vardı. Tavan süslemeleri ve yerdeki babaannemin dokuduğu halılar odaya apayrı bir sıcaklık katardı. Başodanın sağında ve solunda yatak odası olarak kullandığımız yan odalar bulunurdu. Yazları yan odaların birinde anne-baba; diğer yan odada ise büyükanne-baba ve biz çocuklar kalırdı. Her iki odanın da içinde çağ ve birer yüklük vardı.
Kışları annem sabah erken kalkar, tandırı yakar, önce tarhanayı kaynatır, sonra harı geçen tandırın duvarlarına çörekleri yapıştırırdı. Çöreğin kokusunu alan ev halkı, pişmeyi zor bekler. Çöreğini kapan yer sofrasının üstündeki sininin başına geçer, tepsiye boşaltılan tarhanaya tahta kaşıklarla girişirdi.
Aş içildikten sonra babam işe, bizse okulumuza gidince; babaannem bulaşıkları yıkarken annem çömleğin içine kurutulmuş kemikleri yerleştirir üstüne o gün Allah ne verdiyse bakla, nohut, mercimek ya da gendimeyi, salçayı, suyu, tuzu, biberi koyar tandıra salar. Tandırın üstüne bir iskemle konur, onun üstüne de bir tandır yorganı serilirdi. Sabahtan akşama kadar işi biten herkes ayağını bu tandır yorganının altına sokarak soğuktan korunmaya çalışırdı. Geceleri kimse yatağa gitmez, herkes ayağını bu tandır minderinin altına sokar, yorganı üstüne çeker mışıl mışıl uyurdu.
Benim kaloriferli evlerde bile hala bacaklarım, ayağımı tandır yorganının altına sokamadığım için bir türlü ısınmak bilmez ve ben uyuyamam. Çok şükür son zamanlarda evi çok güzel ısıtan -demir döküm- odun sobaları yapılmaya başlandı. Evlerimde o odun sobalarından var. Kış geldi mi sobamı yakarım, ayaklarımı ısıtırım ve yatağıma yatarım, yoksa uyumama imkan yok.
Tandırın yanında küçük bir seki, sekinin üstünde çok eski bir gaz ocağı vardı. Gaz pahalı olduğu ve karneyle satıldığı, yeteri kadar da bulunmadığı için gaz ocağı pek nadiren kullanılırdı. Gaz lambası da ancak misafir gelirse yakılırdı, yoksa idare ile idare edinilirdi.
Kışları tandır üstüne harene konur, harenelerde çamaşır yıkanırdı. Kış aylarında yine o harenelerde ısıtılan suyla, odanın ortasına koyduğumuz büyük leğende, yazları ise yatak odalarımızdaki çağlarda yıkanırdık.
Tandırlı evde adından anlaşılacağı gibi bir tandır bulunur. Yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, ısınmak için kullanıldığı gibi, burada yufka yapılır ve sonbaharda bulgur, gendime ya da pekmez kaynatılır, köfter yapılırdı. Tandırda sadece çörek yapılmaz; kete, börek, katmer, suböreği, baklava da burada yapılırdı. Burada hanımlar hem dinlenir, hem de iş yaparlardı. Börek, baklava mı açacak, dolma mı yapacak, reçel mi yapacak… Gününe göre yere düzgün minderler serilir, arkalara yastıklar konur, yapılacak vazifeler görülürdü.
Yaz gelince annem çorbamızı ve diğer öğünlerde yemeklerimizi merdivenin altındaki ocakta pişirir, sofanın ya da avlunun ortasına kurulan yer sofrasına oturur yemeğimizi yerdik.
Ahır kapısı sokak kapısından girer girmez yandaydı. Dışarıdan da kapısı vardı. Ön ahır, arka samanlık. Ahır kapısın yanında üç basamak merdivenle çıkılan tahta kapılı bir de tuvalet vardı.
Evde su olmadığı için suyu dışarıdan kadınlar getirir, evi siler süpürürdü. Evlerin işi bitmez. Meyve toplanacak, serilecek, kurutulacak… Çocuklar var, eskiden hazır bez satılmazdı, bezleri yıkanacak. Çamaşır yıkanacak. Halılar silinecek, temizlenecek. Bahar gelince pencerelerin çerçevelerini kadınlar çıkarır Öksenek’e götürür tel fırçalarla fırçalarlardı.
Çerçeveler boyalı değildi çünkü. Heleki pencereler, iklim şartlarından dolayı küçük tutulmuştu da pek ağır sayılmazlardı. Pencere doğramaları kadrandan yapılırdı, boyanmazdı.
Yün yataklar her baharda ve güzde boşaltılır, yünler çubukla iyice çırpılır, kirli yünleri de suda yıkanır, temizlenirdi. Yatakların ve yorganların yüzü yıkanacak, yorganlar yeniden sırınacak, yüzler dikilecek, yüklüklere yerleştirilecekti. Perdeler de hem baharda hem de kıştan önce indirilir, yıkanır, yerine takılırdı.
Evler her baharda beyaz kireçle badana edilir, pencere kenarlarındaki söve taşları çivitle maviye boyanırdı. Yağmur yağdığı zamanlar damdaki topraklar kabarır. Bazı evlerde akıntı da olur. Taş yuvaklar vardı, üzerlerinde demiri olan, yağmurdan, kardan sonra damlar yuvaklanırdı ki topraklar oturacak. Akmayacak. Bunlar erkeklerin işiydi.
Damlar topraktı. Önce ahşap kirişler serilir. Bunlar 20-25 cm. çapında söğüt, kavak, çam ağaçlardır. Bunların üzerinde hasır örtü veya saz serilir. Onun üzerine de 10-15 cm kalınlığında samanla karıştırılmış çamur ve en üste de ikinci bir tabaka halinde 3-5 cm’lik killi kumlu, tuzlu toprak serilirdi. Tuz, yazın fazla güneşe karşı yeterli nemi koruyacağından çatlamasını önler. Ayrıca damdaki otun üremesini de engellerdi. Damların üzerine arada sırada kum ilave edilir. Damlar yağmur oluklarına doğru meyillenir. Yağmur suları çörtenlerden akardı. Kar yağınca bekletilmeden kar küreği ile kürünür, temizlenir. Damlar, yuvak adı verilen loğ taşı ile sıkıştırılırdı.
Evlerde su olmadığı gibi mahallede de su yoktu. Su Öksenek’ten bakır güğümlere doldurulur getirilirdi. Pekmez ya da bulgur kaynattığımız çok büyük şıra kazanları vardı, onlar sokak kapısının arkasında durur, kadınlar güğümlerle getirdiği suyu onlara boşaltırdı. Biz de oradan alır, gereken yere harcardık. Çamaşır günlerinde, hava soğuksa içerideki ocağın üzerine ayrı bir kazan konur, çamaşırlar orada yıkanırdı. Bahar geldiği zaman çamaşır, halı, kilim Öksenek’e götürülür, suyun başına bir ocak yakılır orada yıkanırdı. Kirli kıyafetler, yakacak odun, kazan sabah erkenden eşeğe yüklenir, götürülür, akşama kadar çalışılır, yenir, içilir, eğlenilir ve akşama doğru eve dönülürdü. Hane erkeklerinden biri yüklemeye yardım eder, korkusuzca eve dönerlerdi. Evden yarım saat uzakta o güzelim gelinler, kızlar ayaklarıyla çamaşır yıkar; çamaşır, paçalar baldıra kadar sıvanıp ayakla yıkanır. Fakat gelip geçenler yan gözle bakmazdı. Başından beri duyulmuş şey değildi gelin veya kızlardan birinin çamaşır yıkarken bir kötülüğe uğradığı.
Bahar gelip havalar ısınınca misafirden misafire yakılan soba sökülür, boruları temizlenir, ahır sekisine konurdu. Sobalarda, odun bulunmadığı için tezek, kerme, kerpiç yakılır. Bunların hepsinin de aslı bok olduğundan ısıtmaz. Sadece konu komşu ‘vardık da cimri adam bir soba bile yakmadı’ demesin diye göstermelik senede bir kaç kere yakılırdı. Eski bakır mangallar vardı. Onlara sobadan aldığımız sıcak külleri koyar, kahve pişirirdik; ağır ağır piştiğinden mi yoksa yılda ancak bir kaç kez içildiği için mi bilinmez çoook leziz olurdu.
Duvarlarda halılar ve kilimler vardı, çünkü hava çok soğuk olurdu. Soğuk gelmesin diye bunlar duvarlara çivilenirdi, ama yine de camlar havalar soğumaya başlayınca buz tutar, oda sıcaklığı hiç sıfırın üstüne çıkmadığı için bahara kadar bir daha çözülmezdi.
Komşularla yalnız özel günlerde değil, hemen her zaman görüşürdük. Oturmaya sık sık ama genellikle akşam gidilirdi. Misafire ceviz, badem, köfter, kuru üzüm, kaysı, erik, kavurga, hedik, haşlanmış ya da patlatılmış mısır, girabolu, turşu, mevsime göre üzüm, kaysı, armut ikram edilirdi.
Bağda, bahçede, tarlada, yolda biriyle karşılaşınca yanımızda ne varsa ona da ikram ederdik, onlar da bize ikram ederdi, herkes ötekinde olmayanı. Öyle yaşardık… Bahçeden getirildikten sonra meyve dama serilir, kurutulurdu. O zaman da gene beraber olurduk. Onlar kendi meyvesini seriyor, biz kendi meyvemizi seriyoruz. Kayısıyı güzel yarmaca yapacağız diye komşumuz bizden isterdi, biz de ondan hoşaflık. Hani ceviz dizilerek pekmez sucuğu yapılırdıya, o zaman bizim cevizimiz olmadığı için cevizi olan bir komşuya gider, “pekmez kaynatıyoruz da…” diyerek isterdik, o da verirdi.
Bizim cins bir ineğimiz vardı, iyi süt verirdi. Annem sütten yoğurt, tereyağı, peynir, çökelek yapardı. Her peynir yaptığında komşumuz Hayriye ya da Bahriye ablanın ineği yok diye annem benimle bir baş peynir gönderirdi, ”bununla bir peynirli yaptıracakmışsınız,” der verirdim. İneğin sütü bereketli olsun diye onlar da tasın içine biraz tuz koyar bana verirdi.
Sonbahar geldi mi Adana’dan kamyon kamyon sebze gelirdi. Batman batman sebze alırdı babam. Annem onları yıkar, diler, iplere dizer kurutur, hazın evinin arıstağına asardı. Kış geldimi kuru patlıcan, kuru kabak, kuru dolmalık biber bizde hiç eksik olmazdı. Sonra fasulye çıkardı, onu kuruturdu annem, ki kışın çok güzel yemek olur. Saklanacak sebzeleri ya kurutur ya da turşu yapar saklardı annem. Meyvelerden de kaysı, üzüm kuruturduk mesela.
Yaz boyu meyve ağaçlarının dalından aşağı inmezdik; kiraz, dut, kaysı, armut.. Ben yarıya ceviz çırpmaya giderdim. Çuvalla ceviz getirirdim. Cevizli pide çok güzel olur. Pide için ceviz havanda dövülür, içine bir kaşık tereyağı, bir kaşık da şeker katılıp karıştırılırdımı. Tadına doyum olmazdı.
Ali emmimin 100 petek kadar arısı, damında da kümes gibi bir arılığı vardı. Karakovan derler, kovanı kendisi yapardı. Koyunların pisliğini bize toplatır, eve getirtirdi. Mayıs’ta yapar, kurutur, arıya hazırlardı. Kış gelirken, balı aldıktan sonra bizim emeğimizin karşılığını esirgemez, bize bol bol verirdi.
Ahırda bir ineğimiz vardı. Sütünü annem sağar bize içirir, yoğurt yapardı. Yoğurt tabağa konduktan sonra üstüne bir elim kadar bal koyardık. Hani kaymak ile yenir ya bal, yoğurt ile daha hafif olur. Biz yoğurtla yerdik.
Bağlardan küfe küfe eşeklerle üzüm gelir, tandırlı evdeki şiranede çiğnenirdi. Altında çukur olur, oraya kevgir konup üzümün suyu süzülür. Sonra tasla o sular alınır, büyük bir kovaya konur. Dışarıya da iki kazan konur ki, üzümler pişip pekmez olsun. Bir kısmı da bırakılır, sabaha kadar durulur. Sabah yüzünden duru olanı alıp, bir büyük küpte şarap yapar, hazın evine kor, kışın gelen bazı misafirlere ikram edilirdi.
Köylerden yuvarlak kalıplar halinde peynir gelirdi. Sekiz on batman peynir alınır, tuzlanır, iki gün suya koyup salamura yapılırdı. Arada suyu değiştirilir, çünkü ekşi, sarı bir suyu çıkar. Şimdiki gibi, böyle sabun kalıbı gibi doğranır, küplerin içine konurdu. Sonra üstüne tuzlu su dökülürdü. Tuzu olmuş mu olmamış mı, onun provası da bir parça tuz konurdu üstüne, eridi mi az olmuş, erimedi mi tamam! O da onun sırrı. Böylece iki sene dursa peynire artık hiçbir şey olmazdı.
Üzümün yaprağı da yeşil zamanında toplanır, yine küp içinde salamura yapılırdı. Bu küpler hep hazın evinde dururdu. Şimdiki gibi kış günü et satılmazdı. Güzün bir tane düve alınır kesilirdi. Hani buzdolabı da yok ya, o etten, biraz pastırma, biraz sucuk, kalandan da sızgıt yapar hazın evinin arıstağına asardık. Hazın evinin tepesinde pencere vardı. Bu hava sirkülasyonunu sağlamak içindi. Oraya astıktan sonra, ora buzdolabı gibi onları muhafaza ederdi. Hazın evinin marifeti buydu.
Şu hayatta ne öğrendiysem, neyi unuttuysam, neyi anlayıp neyi anlamadıysam hepsi bu evde geçti. koşulsuz sevginin daima bulunacağı yerdir… kokusu bir başkadır… Birey olma süreci içinde hiç ama hiç farkında olunmasam da sürecin en derinine işler bu evin her parçası… Her nereye ve her ne sebeple gitmiş olunursam olayım pervasızca dönebileceğim tek yerdi burası…
İsmail Samur
Emekli Öğretmen

Çağdaş Develi Gazetesi, 14 Ağustos 2020, Sayfa 7

Share
8.011 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

5+10 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Farkına Varmadan Yaşadıklarımız

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Ne kadar kıymetliymiş, denizin dalgalarını, gökyüzünün maviliğini izlemek. Ne kadar kıymetliymiş, sevdiklerine sarılabilmek, öpebilmek, onları ziyaret edebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, yağan yağmurda ıslanabilmek, rüzgârın kokusunu çekebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, sokaklarda, caddelerde gezinmek, amaçsızca yürümek. Ne kadar kıymetliymiş, korkmadan, tedirgin olmadan markete, alışverişe, pazara gidebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, kafeye, pastaneye, çay bahçesine oturup, bir çay kahve içebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, öksürebilmek, hapşırab...
  • Dolmuşculara Bir Çift Lafım Var!

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    65.000 Nüfuslu bir ilçede yaşıyoruz. Dolmuşçular bisiklet projesine itiraz ediyormuş ekmek kapılarına engel olur diye. Ben de şunu demek istiyorum dolmuşçuların ekmek kapısına engel oluyor diye özel araç kullanımını mı yasaklayalım ? Yok böyle bir dünya! 65.000 nüfuslu ilçede 30.000 araç var ve trafik sorunu var. Bu sorun gitgide artıyor. Bu sorunu nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz? 65.000 nüfuslu ilçede bisiklet kullanımı ne kadar etkiler ekmek kapısını. Neden alternatif ulaşım aracı hakkı verilmesin insanlara. Sadece dolmuşa bineceksiniz baş...
  • KARA VEYA EFSANE CUMA

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Kara Cuma ismini son yıllarda adını sıklıkla duymaktayız. Kara Cuma, adından da kolayca anlaşılabildiği gibi doğrudan ülkemiz kültürü ile ilgili özel günlerden biri olmadığını söyleyebiliriz. Öyleyse Kara Cuma (Black Friday) nedir? Kara Cuma, ABD'de başlayan ve Şükran Günü ile sıkı bağları bulunan bir gelenektir. Her yıl Kasım ayının dördüncü Perşembe gününde kutlanan Şükran Gününden sonraki Cuma günü, halk çarşı veya meydanlarda bulunan büyük mağazalara giderek alışveriş yapmaktadır. Bazı şirketler bu rutini kâra çevirmek ve daha çok ürün sat...
  • DEVELİ’DE İLK ÖĞRETİM KURUMLARI ve İLK ÖĞRETİM KADROSU-3

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Geçen hafta değerli eğitim tarihçimiz Prof.Dr.Yahya Akyüz'ün yazdığı Kız İlkokulları Tarihi Gelişimi hakkındaki mükemmel bir yazısından faydalanmış ve kısaltılarak sizlere derli toplu bir bilgi vermeye çalışmıştım. ”Eğitim Tarihçimiz” dedim, çünkü birde aynı isim ve soyadını taşıyan A.Ü.DTCF. Yeni Türk Edebiyatı öğretim üyelerinden Prof.Dr.Kenan Akyüz vardır ve benimde hocalarımdandır.” Modern okulculuğa, azınlıklar ile misyonerler bizde daha erken dönemlerde başlamışlardı. Hatta matbaalarıyla beraber ! Öyle ki, modern yetim haneler, iptid...