logo

DEVELİ’DE MEDENİ KANUNA GÖRE İLK EVLENEN ÇİFTLER KİMLERDİR ?

Gençlerin evlenme zamanı geldiğinde, istedikleri kızın özellikleri bu konuyu konuşmaktan sıkılmayacağı bir akrabası, tarafından uygun bir şekilde sorulur, öğrenilirdi. Gencin annesi, akrabalarından, yakınlarından ve diğer yerlerden gelin olacak kızları araştırır, etraflıca öğrenirdi.
Görücüye gelenler, evdekilerce karşılanır, misafir odasına alınır, ikramda bulunulurdu bu arada, diğer odada kız hazırlanır, saçları ve üstü düzeltilir, hazır olunca misafir odasının kapısının dışına gelir, beklerdi. Kahve ikramı yapılacağı sırada kız da odaya girer, misafirler ayağa kalkmaz, yerlerinde kalırlardı. Kız, misafirlerin tam karşısına konmuş bir sandalyeye, görücülerin hepsine başıyla selam vererek oturururdu.
Bu arada, kahveler de verilirdi. Kızın misafirlerin yüzlerine dik dik bakması, gülmesi, eteğiyle oynaması, parmaklarını çıtlatması, eteğini çekip örtmesi veya parmağındaki yüzükle oynayıp çevirmesi, sert sert cevap vermesi ayıp karşılanır, terbiyesizlik sayılırdı.
Vakit gelip, görücüler ayrılacaklarında, kız da hepsini saygılı bir şekilde başıyla selamlayarak odadan çıkardı
Her şeyden evvel evlilik, kutsal ve, mukaddes bir müessesedir. Çünkü, evlilik bir kaderdir. Ne zaman bir iradenin yeterliliği söz konusu değilse, ikinci bir iradenin mutlaka devreye girmesi gerekiyorsa, bu olay kaderi ifade eder. Eğer bir olayın tamamlanması için bizim irademiz yeterli değilse, en az bir iradeye daha ihtiyacı varsa ki; evlilik müessesesi sadece iki tarafın “evet” demesiyle de gerçekleşmez; iki tarafın da tarafları vardır. O tarafların da rızasını almak asıldır.Öyleyse, evlilik çok yönlü bir olaydır ve birçok kişinin rızasını gerektirir, birçok irade devreye girmelidir. Kız tarafının annesi, babası, akrabaları; erkek tarafının annesi, babası, akrabaları, yakınları, iki tarafı
Bunlar hep biraraya gelecekler, düşüncelerini bildirecekler birbirlerine, neticede bir karara ulaşacaklar.
Öyleyse, “EVLİLİK” adını verdiğimiz müessesede bir tarafın iradesi hiçbir zaman yeterli değildir. Mutlaka başka iradelerin de devreye girmesi gerekiyor.
Diyelim ki; bazı gençler annelerinin, babalarının ve başkalarının rızasını almadan bir evlilik müesseseseni gerçekleştirirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile gene en az iki tane irade var. Ne erkeğin, ne de kadının tek başına bu kararda söz sahibi olması mümkün değildir. Demek ki; herhâlükârda, mutlaka bir başka irade devreye giriyor. Taraflardan birinin iradesi hiçbir zaman evlilik için yeterli değil. Öyleyse, evlilik kesin olarak bir kaderdir. Kaderse, bu konuda Allah söz konusudur. İşte asıl olan, bir evliliğin Allah’ın emrettiği biçimde evlilik olmasıdır.
İşte Osmanlı evliliği, bu evliliklerin Allah’ın vücuda getirdiği statüdeki sonucudur. Genellikle Osmanlı’da eşler birbirlerini görmeden evlenirlerdi ve anne, baba ve iki tarafın yakınları tarafları görürler, ona göre bir karara varırlardı. Anne kızı görür, baba delikanlıyı görür ve taraflar hacet namazı kılarlar, Allahû Tealâ’dan sorarlar ve Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği bir statü içerisinde evlilik müessesesi oluşur ve iki taraf nikâh müessesesi tamamlanana kadar birbirlerini çoğunlukla görmezlerdi.
Osmanlı öyle ailelerin sahibiydi ki, evlilik müessesesi tamamlandığı zaman, ölüme kadar genellikle evlilik devam ederdi. Öyleyse, düşünün; taraflardan ikisi de tasavvufta ve Allah’a sorarak karar veriyorlar. Allahû Tealâ’nın uygun görmediği hiçbir nikâhın gerçekleşmesi söz konusu değil. Böyle olunca evlilikler sonsuz ömürlü oluyordu ve taraflardan birinin ölümüne kadar evlilik müessesesi devam edip gidiyordu. Sonra, ne zaman ki sarayda evliyanın yerini cinci hocalar aldı, zaman içerisinde Osmanlı’da da su katılmış bir evlilik müessesesi oluşmaya başladı, “hulle” denilen bir müessese oluştu ve tarafların yavaş yavaş Allah’ın emrettiği evlilik biçiminin dışına doğru taştıklarını görüyoruz
Osmanlıda nikâh
Ni­kâh ak­di, ta­raf­la­rın iki şa­hit hu­zu­run­da bir­bi­ri­ne uy­gun icap ve ka­bu­lüy­le ku­ru­lur. An­cak ni­kâh ay­nı za­man­da bir ibâ­det sa­yıl­dı­ğı için ol­sa ge­rek, Haz­ret-i Pey­gam­ber za­ma­nın­dan be­ri ni­kâh­la­rı hep üçün­cü bir şa­hıs kıy­mış­tır. Ni­kâh ak­di bir kud­sî se­re­mo­ni şek­lin­de yapılmıştır
Os­man­lı­lar­da ni­kâ­hı ya biz­zat kâ­dı­lar kı­yar ve­ya ni­kâ­hın kı­yıl­ma­sı için kâ­dı­dan izin alı­nır­dı. İzin için de 25 ak­çe resm-i ni­kâh (ni­kâh har­cı) öde­nir­di. Bu har­cın 20 ak­çe­si kâ­dı­ya, ge­ri ka­la­nı da mah­ke­me kâ­tip­le­ri­ne ait­ti. Ev­le­nen­ler ay­rı­ca, tı­mar­lı si­pâ­hi­ye resm-i arus (ger­dek har­cı) öder­di. Bu ver­gi, ev­le­nen ka­dı­nın bâ­ki­re ve­ya dul, zen­gin, fa­kir ve­ya or­ta hal­li, Müs­lü­man ve­ya gay­ri­müs­lim ol­ma­sı­na gö­re de­ği­şir­di.
Her vi­lâ­yet­te de ay­nı de­ğil­di. Ni­kâh için kâ­dı­dan izin al­mak yet­mez­di. Şey­hü­lis­lâm Ebus­su­ud Efen­di, za­ma­nın bo­zul­ma­sı ve kız ka­çır­ma­la­rın art­ma­sı ge­rek­çe­siy­le, ni­kâh­ta mut­la­ka kı­zın ve­lî­si­nin iz­ni­ni ara­yan İmam Mu­ham­me­d’­in gö­rü­şüy­le fet­vâ ver­di. “Zeyd, Hind-i bâ­li­ğa­yı, ba­ba­sı Amr’dan izin­siz ni­kâh ey­le­se, Amr râ­zı ol­ma­sa, ni­kâ­hı fes­he kâ­dir olur mu? El-Ce­vâb: Olu­r”. Bu fet­vâ za­ma­nın pa­di­şa­hı Ka­nu­nî Sul­tan Sü­ley­man ta­ra­fın­dan ka­nun hâ­li­ne ge­ti­ril­di. Böy­le­ce 1544 ta­ri­hin­den iti­ba­ren kâ­dı­lar, ve­lî­nin iz­ni bu­lun­ma­yan ni­kâh­la­rı ka­bul et­mek­ten men olun­du. Me­cel­le­’de geç­ti­ği üze­re, “Müc­te­hid­ler ara­sın­da ih­ti­laf­lı me­se­le­ler­de ima­mü­’l-müs­li­mîn her­han­gi ka­vil­le amel olun­mak üze­re em­re­der­se ge­re­ğiy­le davran­mak vâ­cib­dir.” Ni­kâ­hın ne­sep, na­fa­ka, me­hir, id­det, ve­râ­set gi­bi çok sa­yı­da hu­ku­kî ne­ti­ce­si ol­du­ğu için, res­mî ma­kam­lar­ca kı­yıl­ma­sı ve tes­ci­li is­ten­miş­tir. Böy­le­ce hem ale­ni­ye­ti te­min et­mek; hem de kö­tü ni­yet­le­rin önü­ne geç­mek dü­şü­nül­müş­tür. Ni­te­kim hü­küm­dar, umu­mun men­fa­ati için bir­ta­kım emir ve ya­sak­lar ge­ti­re­bi­lir.
Ni­kâh­la­rı ya biz­zat kâ­dı kı­yar­dı, ya­hud ta­raf­la­rın ev­len­me­si­ne bir mâ­ni olup ol­ma­dı­ğı hu­su­sun­da kâ­dı­dan izin­nâ­me alın­dık­tan son­ra, ma­hal­le ve­ya köy ima­mı kı­yar­dı.
Gay­ri­müs­lim­le­rin ni­kâ­hı­nı da kâ­dı­dan izin alın­dık­tan son­ra pat­rik ve­ya ha­ham kı­yar­dı. Ama bun­lar za­man za­man da­ha ucuz ol­du­ğu için ni­kâh­la­rı­nı pat­rik ve­ya ha­ha­ma de­ğil, kâ­dı ve­ya imam­la­ra kıy­dı­rır­dı. Hat­ta ru­hâ­nî­ler bu­na hü­kû­met nez­din­de iti­raz eder­di. Os­man­lı kâ­dı­la­rı, ta­lep edil­me­dik­çe zim­mî­le­rin ni­kâh­la­rı­na ka­rış­ma­mak­la em­ro­lun­muş­tur. İzin alı­na­cak kâ­dı, ta­raf­lar­dan bi­ri­nin ikâ­met­gâ­hı kâ­dı­sı­dır. Kâ­dı efen­di bir Münâkehât İzin­nâ­me­si tan­zim eder. Bu ve­si­ka­da, imam efen­di­ye ve­ya ru­hâ­nî rei­se hi­tâ­ben, ta­raf­la­rın isim­le­ri bil­di­ril­dik­ten son­ra, “ten­kî­he mâ­ni­’-i şe­r’­îsi yo­ği­se, ve­lî­si iz­ni ve ta­ra­feyn rı­zâ­la­rı ve tes­mi­ye-i mehr­le le­de­’ş-şu­hûd akd-i ni­kâh ey­le­ye­si­z” di­ye ya­zar­dı. Kâ­dı­la­rın ver­di­ği her tür­lü ve­si­ka si­ci­le kay­do­lu­nur­du. İzin­nâ­me imam efen­di­ye ve­ri­lir­di. Ta­raf­la­rın ni­kâh es­nâ­sın­da bu­lun­ma­la­rı âdet de­ğil­di. Her iki ta­ra­fı da ve­lî ve­ya ve­kil­le­ri tem­sil eder­di. “Tâ­li­bi bu­lu­nan fe­lan­ca oğ­lu fe­lan­ca­yı şu mik­dar mehr ile ko­ca­lı­ğa ka­bul et­tin mi?” di­ye so­rar­dı. “Ka­bul et­ti­m” ce­va­bı­nı al­dık­tan son­ra er­kek ta­ra­fı­na “Tâ­li­bi bu­lun­du­ğu­nuz fe­lan­ca oğ­lu fe­lan­ca kı­zı fe­lan­ca­yı şu ka­dar mehr ile zev­ce­li­ğe al­dın mı?” di­ye so­rar­dı. “Al­dı­m” ce­va­bı­nı mü­te­akip bu su­al­le­ri her iki ta­ra­fa da iki de­fa tek­rar­la­dık­tan son­ra “Ben da­hi akd-i ni­kâh ey­le­di­m” der ve sün­net­te bil­di­ri­len Dü­ğün gü­nü imam efen­di, iki şa­hit hu­zu­run­da, bir hut­be irâd edip, okun­ma­sı be­re­ket sa­yı­lan âyet ve ha­dîs­le­ri oku­duk­tan son­ra, ön­ce kız ta­ra­fı­na dua­yı eder­di.
Böy­le­ce ni­kâh kı­yıl­mış olur­duNi­kâh ak­di, ta­raf­la­rın iki şa­hit hu­zu­run­da bir­bi­ri­ne uy­gun icap ve ka­bu­lüy­le ku­ru­lur. An­cak ni­kâh ay­nı za­man­da bir ibâ­det sa­yıl­dı­ğı için ol­sa ge­rek, Haz­ret-i Pey­gam­ber za­ma­nın­dan be­ri ni­kâh­la­rı hep üçün­cü bir şa­hıs kıy­mış­tır. Ni­kâh ak­di bir kud­sî se­re­mo­ni şek­lin­de ic­râ olun­muş­tur.
Cumhuriyet Sonrası
Bu usul evlilikler yıllar boyu devam edip ta Türk Medeni Kanuna kadar devam etmiştir. Türk Kanunu Medenisi, ilk defa Türkiye’de 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak TBMM’de kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe konulan 743 sayılı kanundur.İkinci defa hazırlanan ve 1 Ocak 2002 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, yürürlükten kalkmıştır. İşte bu kanunla beraber nikahlar Belediyeler tarafından resmi kişilerce kıyılmaya başlamıştır.
“Develi’de İlkler” adlı bir çalışmamız var.Bu çalışmamızda ele almak istediğimiz konu da Cumhuriyet sonrası medeni kanuna göre ilk evlenen çift kimdir?Belediye binalarının birkaç defa yer değiştirmesi,ciddi bir arşiv kurulamaması,ihmaller ve mecburiyetler sonucu evlilik kayıtlarına ulaşamadığımız için sorumuzun cevabı zamana kalmıştı.
Geçenlerde hayırlı bir haber aldık.Köyler mahalle haline gelince ,muhtarlıklar ellerindeki yazılı kaynakları Develi Belediyesine teslim etmişler.Nitekim Prof.Dr.M.Kemal Atik “Şahmelik”,İlhami Şekercioğlu”Çukuryurt”,biz de “Karacaören” köylerini incelemek için ,gaqzeteci Yüksel Kalkan da “haber çıkarmak” için Develi’ye gittik.Bir hayli bilgi toplandı.Fakat bir tesadüf eseri,daha önce eski evlilik kayıt defterini araştırırken bilgisi olan memur arkadaş bana yeni arşiv düzenlemeleri sırasında eline geçen bu köhne defterlerden iki tanesini getiriverdi.Hemen bunların ilk beş sayfasının fotokopisini aldık.Buradaki bilgiler sorumun cevabı değildi belki ama en azından bir bilgi veriyordu.
Elimizdeki ilk bilgiler Medeni kanun 1926 yılında yürürlüğe girdiği andan 1930 yılına kadar ki kayıtlar hiç yok.Elimizdeki bilgiler de ilki 1930 yılında evlenenler.Bildiğimiz kadarıyla 1930 yılından itibaren resmi kayıtlarda fotoğraf eklenmesi mecburi olmuştur.Bu defterdeki kayıtlara baktığımız zaman evlendirme memuru Kazım Aksu’dur.İşte 1930 yılı kayıt defterine göre evlenenler:Bu defterde ilk iki kişi kayıptır:
3.Çopur Oğlu Hayık Efendi,1327 / 1911 Boğazlayan/ Menteşe Bıçakçı Fenese
Tutu Kızı SeramuşHanım 1324 / 1908 Develi Ev İşi Fenese
Şahitler:Kayserili Asadur- Ayrancı Ohanis 10.09.1930
4.Dedemenoğlu Osman Ef endi 1317 / 1901 Develi Muallim Fenese
Hasan Kahya K.Arife Hanım 1325 / 1909 Develi Ev işi Fenese
Şahitleri Selamoğlu Yusuf- Dedemen Oğlu Hacı Mihir Bedeli 100 Tl. D.Tarihi:18.Şubat.1930
7.Köylüoğlu Duran Efendi, Develi 1327/1911 Abdulbaki Bakkal
Köşker kızı Hafize.Develi 1327/ 1911, Kopçulu,Ev İşi
Şahitler:Köylüoğlu Kemal-Keremoğlu Mehmet ,15.10.1930
İkinci defter ise 1944 yılına aittir ki aileler ,evlenen çiftlerin ekonomik yapıları, ve meslekleri hakkında önemli bilgiler vermektedir.Ayrıca öyle orijinal fotoğraflar var ki Develi sosyal tarihi bakımından son derece önemlidir.
Görüldüğü gibi Develi geniş tarihi hakkında daha çok emek gerekiyor.Bazen bir cümlecik bilgi,bir siyah-beyaz fotoğraf insanda çok ufuklar açmakta ve nice gerçekler ortaya çıkmaktadır.

Share
1.670 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

8+3 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Bırak Söyliyeyim Dilimi Tutma

    16 Eylül 2021 Köşe Yazarları

    Bu 5. eserimi, güzelliklere ait olan Sevgiyi, VECD haline getiren, şiir okumayı özellik ve güzellik bilen herkese ithaf ediyorum. Dülgeroğlu Sabit Şiir;Yücelere tırmanan bir fikrin, düşüncenin, tefekkürün mahsulü, güçlü ifadenin merkezdeki özüdür. Meselenin künhüne inip kısa-veciz bir beyanla kitap çapında ifadesi edebi duygunun ihtimamı, iktidarı, zirvesidir. Edebî anlatım da gerek olmaz beyan'a, Mısralar bin söz eder şiirden anlayana. Korkuttular sindirdiler milleti, Sardılar başına maraz illeti, Modern putçuluğu, şirki zilleti, Bı...
  • SU TASARRUFU GÜNÜ

    16 Eylül 2021 Köşe Yazarları

    Küresel ısınma nedeniyle dünyadaki tatlı su kaynakları da giderek azalmaktadır. Artan insan nüfusu ve kentleşme daha fazla su ihtiyacı yaratmakta ve dünyanın ise bu kadar suyu bulunmamaktadır. Su tasarrufu, herkesin mutlaka bilincinde olması gereken hayati bir mesele haline gelmiştir. Su tasarrufu, kişisel temizlikte, konforumuzda ve ihtiyaçlarımızı karşılama yeterliliğinde herhangi bir azalma olmadan suyu verimli kullanmak, israf etmemektedir. Yani aynı işi daha az su kullanarak yapmaktadır. Meyve, sebze ve bitkilerin yetişmesinde, hayvanlar...
  • Mısırlı Aile’sinin Gelini Melek Öztürk ve Kızları Bilge ve Banu Öztürk

    10 Eylül 2021 Köşe Yazarları

    Melek Öztürk hanım, merhum Ali Orhan Öztürk’ün eşidir. Özel İdare Memuru Ali Atlas ile Ev Hanımı Safiye Hanım’ın 3. çocukları olarak 2 Ekim 1942’de Sandıklı, Afyon’da dünyaya geldi. İlkokul ve Ortaokulu Sandıklı’da tamamladıktan sonra 1960 yılında İzmir Kız Lisesi’nden mezun oldu. 1966 yılında Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve Van’ın Edremit Nahiyesi Sağlık Ocağı’nda göreve başladı. 24 Kasım 1967 Cuma günü Ali Orhan Öztürk Bey ile evlendi. Bu tarihten itibaren 1969 yılına kadar Malatya’da Sağlık Ocağı’nda, 1969 - 1970 yıllarınd...
  • TÜRKİYE SERBEST PARAŞÜTÇÜLER GÜNÜ

    10 Eylül 2021 Köşe Yazarları

    Paraşütle atlama, genellikle hava araçlarından çıkış yapılarak boşlukta ve belirli bir yükseklikte de paraşüt açarak yavaş bir şekilde yere inilen bir aksiyon sporudur. Hava aracından çıkış ve paraşütün açılması arasındaki zaman “serbest düşüş” olarak adlandırılmaktadır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşında, malzeme ve asker indirmek, uçakları arıza yapan pilotların yaşamlarını kurtarmak için sık sık kullanılmıştır. Askeri amaçla kullanılan paraşüt zaman içerisinde spor dalı halini almış olup, Türkiye’de de bu spora rağbet görmüştür. Bu spor özel...