logo

Bizim Erciyes

Erciyes Dağı, Develi’nin sembolüdür. Bugün bir çok kurum ve kuruluşun amblemlerinde Erciyes figürünü kullanmaları, kendilerini Erciyes Dağı’na göre tanımlama ve konumlandırma arzularının göstergeleridir. Muhteşem bir manzarayı gözler önüne seren, beyazlara bürünmüş bu “kadim dağ” yücelik taşıması ve saygı uyandırmasından dolayı, bazı seyyahlar tarafından “asil, ünlü, soylu” sıfatlarıyla nitelendirilmiştir.
İlkel dinlere inanan toplumlarda dağlar, Tanrı’ya en yakın yerler olarak kabul edilir. Sümerlerde dağlar kişiselleştirilmiş ve tanrısallaştırılmıştır. Grek tanrıları dağlarda oturur. Dağlar, tanrının kudret ve azametinin sembolüdür. Musevilik ve Hristiyanlıkta da kutsal sayılan bazı dağlar vardır. Türkler, dağları göğe yakınlığı sebebiyle kutsal ve Tanrı makamı bilmişler, Gök Tanrı’ya kurbanlarını hep orada sunmuşlardır.
Erciyes Dağı, bölge uluslarının mitolojilerinde daima önemli bir yere sahip olmuştur. Erciyes’in ilk adı Hitit dilinde “Harkasos” olarak geçer. Harkasos, “beyaz, gümüş gibi parlak, akdağ” anlamına gelmektedir. Hitit Kumarbi destanından sonra, Grek mitolojisinde de bu dağdan bahsedilmektedir. Büyük Kilikya’nın yüz başlı ejderi Typhus, Zeus’un Olimpos’unu Argaios(Erciyes)’in eteklerine yerleşmiştir.
Tekir yolu üzerinde bulunan bir yazıtta: “Anadolu’nun en yüksek dağı Harkarus.” cümlesinin yer alması, bu görüşü doğrulamaktadır ve Harkarus ile Erciyes’i eşitlemektedir. Bu isim, Grek diline “Argaios, Argaios–Oros” olarak geçmiştir.
Erciyes; “ululuk, yücelik, burç, erişilmezlik, ana, sütana, doğurgan ana, beyaz, muhteşem, parlak dağ , Tanrı tahtı, Tanrı yüceliği, Tanrı’nın oturduğu yer, ana, sütana, doğurgan ana” anlamına gelmektedir. Bu bölgede daha önce yaşamış milletler Erciyes’i; “Argeos, Argaeus, Argaios, Cebel–i Ercîs, Erceyiz, Erciyas, Erciyaş, Erciyeş,”diye adlandırmışlar.
Erciyes Dağı, İç Anadolu Bölgesi’nin en yüksek dağı olup, gerek yükseltisi, gerekse kapladığı alan bakımından Türkiye’nin önemli dağları arasında yer almaktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.917 m olan Erciyes Dağı, tali koniler ve lav akıntıları ile 1.000.000 m2’yi geçen bir alana yayılmış durumdadır.
Erciyes Dağı’nın etrafında irili ufaklı bir çok tepe vardır. Bunlardan bazıları: Küçük Erciyes (3.703 m), Yılanlı Dağ (1.643 m), Ali Dağı (1.870 m), Bozdağ (1.772 m), Göktepe (2.197 m), Karnıyarık (2.391 m), Kefeli Dağı (2.417 m), Lifos Tepesi (2.509 m), Yılband Dağı (2.602 m), Kolanlı Dağı (2680 m), Sütdonduran Tepesi (2.797 m), Eğrikuzey Tepesi (2.926 m)…
Günümüzden 2 milyon yıl önce başlayarak Aksu Vadisinde, Öksüzdere Vadisinde, Üçker–Müşker olarak anılan vadilerde buzullar oluşmuş. Buzul Çağı’nın sona ermesi ve sıcaklığın artmasına bağlı olarak buzullar eriyerek ortadan kalkmıştır. Buzulların izlerini bugün dağın yüksek kesiminde farklı yönlerde ve yüksekliklerde bulunan buzul vadiler, buz yalakları, moren depoları, sandur konileri ve kaya buzulları olarak görmek mümkündür.
Erciyes Dağı’nın en önemli özelliklerinden birisi de günümüzde kuzeybatı yüzünde en son 1983 yılında boyu 380 m olarak ölçülen küçük bir yamaç buzulunun olmasıdır. Ancak, küresel iklim değişikliklerine bağlı olarak, dağın geçmiş yıllara göre daha az kar alması nedeniyle buzul yeterince beslenemediği için her geçen gün küçülmektedir.
İnsanların dünyasına hâkim olan ve gökyüzüne doğru yükselen dağlar, bütün halklarda Tanrı’ya yakınlaşmayı sembolize etmiştir. Dünyanın bir çok yerinden Anadolu’ya gelen yabancı seyyahlar, anılarında hiç görmedikleri ve ilk defa karşılaştıkları bu dağla ilgili duygu ve düşüncelerini bize aktarmışlardır.
Seyyahların özellikle belirttikleri, İç Anadolu’nun en büyük dağı olan Erciyes Dağı’nı, farklı kültürlerden gelen insanların nasıl algıladıkları, iç dünyalarında bıraktığı izleri, fiziki yapısı, halkın gelenek ve görenekleri, iktisadi hayat gibi konularda çok önemli bilgiler vermişlerdir.
Polonyalı Ermeni asıllı Simeon, 15 Şubat 1608 tarihinde Polonya’nın Lemberg şehrinden ayrılarak hacı olmak maksadıyla, Kudüs’e gitmek üzere yola çıkar. Hacı olduktan sonra, dönüşte Kayseri’ye gelmiş ve bir ay burada kalmıştır. Şehrin çevresindeki köylerde de Ermenilerin olduğunu anlatan seyyah Erciyes Dağı’nın öbür yamacında bulunan Develi kasabasında da bir çok Ermeni’nin ikâmet ettiğini, kilise ve papazlarının bulunduğunu kaydeder. Halkı hakkında da: “Buranın insanları misafirperver olup, bizi her gün akşam bir bağa götürüyorlar ve akşama kadar yemek ve tatlı içeceklerle ağırlıyorlardı. Bu insanlar tatlı dilli, kurnaz ve nüktedan adamlardır,” der. Simeon Erciyes Dağı’ndan da övgüyle bahseder.
Erciyesle ilgili ek olarak şunları yazar: “Aziz Markarius Kilisesi’nin karşısında, kuzeye doğru bir mil uzakta, tarihi ünlü bir dağ olan Erciyes görünür. Bursa’daki Keşiş(Uludağ)Dağı’ndan daha yüksek olan bu dağın tepesi, yaz–kış sürekli karla örtülüdür. Binlerce yıllık olduğu söylenen bu karlar, kurtlanıp aşağıya dökülür. Dağın üzerinde bir çok sütunlu ve kubbeli bir bina olduğu ama halen harabeden başka bir şey kalmadığı rivayet ediliyordu. Her yıl ‘Urûc–ı Meryem’ yortusu günü, halk kurbanlıklarla birlikte oraya çıkarmış.”
Simeon, Erciyes Dağı’na çıkmak istemiş ama etraftakiler ona dağın yüksekliğini, yolların geçilmez olduğunu, uçurumlardan yuvarlanıp, paramparça olacağını söyleyerek vazgeçirmişlerdir.
1705 yılında Paul Lucas, doğu ülkelerinde incelemeler yapmak üzere, Fransa Kralı XIV. Louis tarafından görevlendirilir. 7 Ekim 1705 tarihinde Kayseri’ye gelmiş; Erciyes Dağı eteklerinden geçerken, bu dağın yüksekliği, yaz kış erimeyen karları onu çok etkilemiştir.
Erciyes eteklerinde bulunan antik Mazaka kentinin harabelerinden de bahseder. Bu harabelerin içinde, kırk kız cesedinin bu mağarayı anlatan Paul Lucas, etrafta çok sayıda insan iskeleti olduğunu, bu iskeletlerin çok uzun zaman öncesine ait olmasına rağmen, derilerinin üzerlerinde bulunduğunu ifade eder. (Cesetlerin mumya olup olmadığıyla ilgili bilgi vermez.)
Paul Lucas’ın belirttiği yer, eski Mazaka kentinin Beştepeler civarındaki mezar odalarıdır. Kayseri Müzesi, 1960’larda burada kazılar yapmış, tümülüsler ortaya çıkarmıştır. Roma Dönemi’ne ait süslü kaya mezarları da bulunmuştur.
Paul Lucas hazırladığı kitapta Türkler hakkında şunları yazmıştır: “Halkın çoğu nazik ve terbiyeli insanlardı. Çoğu şişman olmalarına rağmen, boylarının uzun olması, onları bir yerde avantajlı kılıyordu. Kadınlar ise Avrupa’daki birçok kadına göre daha çekingendir. Türkiye’de kaldığım sürece, beni her zaman şaşırtan bir şey fark ettim. Doğuluların zevk konusunda, bizden daha zarif olmalarıydı. Kadınların doğru olan bu çekingenlikleri, onları daha zarif kılıyordu. Daha az nesneyle sınırlı olunca, duygular daha canlı kalıyor ve mutlaka biri diğeri için yani kadın ve erkek birbirlerini daha az yıpratıyorlardı. Onları birleştiren aşk da daha uzun süre bu sayede devam ediyordu.”
1813 yılında Boğazlıyan’dan Kayseri’ye gelirken Erciyes Dağı’nı gören John Macdonald Kinneir, Strabon’un zirvesinden Akdeniz ve Karadeniz’in görülebileceği rivayetini tekrarlar. “Bu dağın yüksekliği şüphesiz muazzamdır. Fakat, onun zirvesine bir insanın çıkıp çıkmadığını bilmek zor. Temin ettiğim bilgiler, bana bunun imkansız olduğunu söylüyor. Bu tepenin büyük bölümü, ezeli karla kaplıdır. Kayseri’de bulunduğum Ekim ayında kar kalınlığı sekiz on fit yüksekliğe ulaşmıştı.”
İngiliz jeolog William John Hamilton, 1835 yılında Doğu Akdeniz ülkelerini kapsayan bir geziye çıkar. Anadolu’nun bir çok yerine uğrayan Hamilton, gözlemlerini 1842 yılında “Küçük Asya” adıyla bir kitap halinde yayınlamıştır. Kayseri’ye de gelen Hamilton, 1837 yılında İncesu üzerinden şehre gelir ve hemen Erciyes Dağı’na tırmanmanın yollarını arar. Hamilton, Everek’ten Ermeni rehberler bularak, dağa tırmanabileceğini öğrenir ama Ermeniler Hamilton’un tırmanmasına izin vermemesi için valiye ricacı gönderirler. Çünkü, iki yıl önce bir Amerikalı, dağa tırmanışı esnasında dikkatsizlik yüzünden düşerek hayatını kaybetmiştir ancak, Hamilton valiyi ikna eder ve tırmanış için izin alır. Develi’ye gelir. Erciyes Dağı’na tırmanmak için Türk hamal ve Ermeni rehberler eşliğinde yola çıkar. Hamilton, tırmanış esnasında karşılaştığı taş türleri ve Erciyes Dağı’nın jeopolitik yapısı hakkında bilgi verir. Mahiyetiyle Erciyes Dağı’nın ulaşılabilecek en yüksek noktasına ulaşırlar.
Fransız hükümeti tarafından Anadolu’da araştırma yapmak üzere görevlendirilen mimar Charles Texier, 1834 yılında Erciyes’e gelir. Kitabında Erciyesten şöyle bahsetmektedir: “Erciyes Dağı’nı, eski kavimler Küçük Asya’nın en yüksek dağı olarak kabul ederler. Ayrıca, onun volkanik nitelikli olduğunu belirtirler. Erciyes Dağı’nın tepesi, daima karla örtülüdür. Oraya çıkabilen pek az kişinin iddiasına göre, berrak bir havada bu yükseklikten iki deniz görülebiliyormuş. Bunlar, Karadeniz ve Akdeniz denizleridir.”
Bu dağın yüksekliği dünyanın bu kısmında o kadar fazla ve olağandışıdır ki, yöre halkı ona hayret ve dehşetle bakıyor ve bir çok efsaneyi de onunla ilişkilendiriyor. Kendi deyimleriyle, ova ortasındaki can sıkıcı boşluğu doldurmak için rehberler bana bu efsanelerden birkaçını anlattılar. Belki de eskilerin ejderhası ile aynı kökene sahip olan büyük bir yılan, bu efsanelerin hepsinde önemli bir yere sahiptir. Bu yılan, kötü bir ruhun faaliyetlerine işaret etmek için ortaya konmuş olabilir. Duyduğum ilk efsane Orta Çağ’da yaşayan, Bizanslılara karşı savaşan ve bütün komşularıyla savaş etmiş olan Battal Gazi nâmında bir Türk cengaveriyle ilgiliydi. O, büyülü bir hayat sürmüş ve hiçbir silah onu yaralayamamış veya imha edememiştir. En sonunda esir alınmış ve Erciyes Dağı’nın tepesine götürülmüştür. Burada derin bir kuyuya atılmış ama bir yılanın yardımıyla, bu kuyudan kurtulmuştur.
Başka bir efsane de şu şekildedir: Zamanın birinde Frenk ülkesinden bir seyyah, sadece Erciyes Dağı’nın tepesinde büyüyen, sapının etrafında on yaprak ve ortasında bir çiçek bulunan bir bitkiyi bulmak üzere buraya gelmiştir. Burada bu bitkinin yirmi dört saat içerisinden bir saat uyuyan tetikte bir yılan tarafından korunduğu söylenir. Seyyah yola işaret ederek, kendisine refakat etmeleri için yerli halktan bir kaçını ikna etmeye çalışmışsa da, hiç birisi bu maceraya girmek istemez ve o sonunda tırmanışını tek başına gerçekleştirir. Ancak yılanı gafil avlama teşebbüsünde başarısız olur. Hikâye, efsanenin daha sonra kitap haline dönüştürülmüş bir vaziyette bulunduğunu, Kayseri’ye getirildiğini ve tekrar Frenk ülkesine döndüğünü de ilave etmektedir”.
Erciyes Dağı’nın kuzey yamacının eskiden ormanlarla kaplı olmasına rağmen, şimdi bu zenginlik kaynağından mahrum oluşunun nedenini, dağın yüzeyinde toprak olmamasına bağlar. “Küçük Asya’nın her tarafında olduğu gibi, ahalinin tahribatı ve ormanların gayet fena idare edilmesine bağlamaktadır.
Erciyes Dağı on kilometrekarelik bir alanı kaplar. Buna nazaran mesafesi Ali Dağı’ndan İncesu’ya otuz iki, Kayseri’den Everek’e otuz altı kilometredir. Kayseri tarafından bakıldığında, Erciyes Dağı çift tepeli gibi ve üçte ikisinden yukarı kısmı daima karlı gözükür. Dağın kaidesi tüf ve yumuşak cins lav taşlarından müteşekkildir. Yukarı doğru çıkılmaya başlayınca sel çukurlarında, yukarı kısımların sonradan çıkma taşlardan teşekkül ettiğini gösterir. Bazalt ve porfir kitleleri görülür. Kuzey tarafta Ali Dağı, Erciyes’ten geniş bir vadi ile ayrılmıştır. Yüksekliği zeminden itibaren dört yüz metreyi geçmez.


1 Ağustos 1835 günü, güneşin doğuşundan iki saat önce, Kayseri’de bir deprem olmuş, bir çok ev ve minare yıkılmış, yedi yüz kişi hayatını kaybetmiştir. Yeryüzünün sağlam halde, kabuğunun kalınlığının ancak kırk beş kilometre olması ve bunun altında eriyik ve pelte halinde ateşli maddeler bulunması itibariyle, bu dağı terkip eden büyük kütlenin böyle çıkışı ve toplanışı, yer kabuğunun o noktada kabuk kısmının kalınlığını gereği gibi azaltmıştır. Bu nedenle Kayseri şehri, daima zelzelelere maruz kalmış, bazen büyük zararlara ve tahribata duçar olmuş bir yerdir” diyerek, Kayseri’deki depremlerin nedenini, Erciyes’in bir yanardağ olmasına bağlamaktadır.
Alman uyruklu bir subay olan Helmuth von Moltke, tarihi araştırmaları ve seyahati seven bir insandı. 1835 yılında Erciyes Dağı’nı ilk gördüğünde: “Muazzam Erciyes devi karşımıza dikild,” şeklinde ifade etmiştir. Moltke, Erciyes’e şimdiye kadar hiçbir faninin çıkamadığını, elli saat ötede Konya yakınlarından bile bu devin görülebildiğini ifade eder. Ayrıntılarıyla anlattığı Erciyes Dağı’nı, tepesi çatala ayrılmış muazzam bir piramide benzeten Moltke, seyahatnamesinde şöyle yazar:
“Bulut perdesi sıyrılınca, muazzam Erciyes devi karşımıza dikildi. Geceleyin yepyeni karbeyaz bir elbise giymişti. Bu elbisesi şimdi henüz ufkun ta aşağılarında olduğu halde, yüzünü gördüğü güneşin erguvan rengini almıştı. Şimdiye kadar hiçbir faniye, onun yazın en sıcak zamanlarında bile çıkamadığı, beyaz külahının sarp tepelerine erişmek nasip olmamıştır. Bu dağın şekli, son derece güzeldir. Sarp tepesi üç çatala ayrılır ve karla örtülüdür. Bu muazzam piramidin çepeçevre etrafı bir sürü, son derece dik yamaçlı, yuvarlak tepeliklerle çevrilidir. Erciyes Dağı’nın etrafı uçsuz bucaksız bağlarla kaplıdır. Gerçi yollar burada da dar ve pistir, fakat evlerin sevimli bir görünümü vardır. Bunlar, en güzel kum taşından yapılmıştır. Pencere ve kapıları sanatlı bir şekilde oymalıdır.”
Cerrah ve jeolog olan William Francis Ainsworth, 1839 tarihinde İncesu üzerinden Kayseri’ye gelmiş ve kitabında: “Çok mümbit ve zengin olan Kayseri Vadisi, kuzeyden aynı ismi taşıyan bir köy ve kiliseden dolayı Hıdır İlyas denilen alçak tepelerle, batıdan Yılanlı Dağ ve bataklıkla, doğudan alçak tepeler ve Sarımsaklı Çayı’yla ve güneyden eski adı Mount Argaeus olan Erciyes Dağı diye isimlendirdikleri asil Argaeus Dağı ki Küçük Asya’nın en yüksek tepesine sahiptir. Genellikle güneş doğarken görünen tepeyi, kazara bir kez görme fırsatımız oldu. Senenin bu mevsiminde kar ovadan birkaç yüz feet yükseklere kadar yağmakta ve bu şartlar altında da dağa tırmanma teşebbüsleri imkânsız hale gelmektedir.” yazmaktadır.
1845–1848 yıllarında İstanbul Rus Elçiliği’nde Türk dilini incelemekle görevli ateşe olarak çalışan Piyotr Aleksandroviç Çihaçov doğa tarihçisi ve jeolog olup, Hamilton’dan sonra Erciyes Dağı’na tırmanan seyyahlardandır. Erciyes’e tırmanmak için en uygun yerin Everek(Develi) olduğunu tespit etmiş ve tırmanışını 15 Ağustos 1848 yılında gerçekleştirmiştir. Dağın ağzının kenarına kadar gitmiş, güneş doğduğunda karların erimesiyle oluşan doğa olayını orada incelemiştir. Uçurumlara sürüklenen porfir kütlelerinin büyük bir gürültü ile yuvarlandığını ve bunların çığlarının gözleyenler için dahi bir tehlike oluşturduğunu belirtmiştir ve kitabında; “Bu civarda bulunmuş pek çok antik sikke üzeride, bir demet alevle taçlandırılmış konuk bir dağ görülür. Bu dağın Erciyes olduğundan şüphe edilemez. Şu halde Strabon’un zamanında, hatta İsa’dan sonra IV. yüzyıla kadar henüz faal bir yanardağ olduğu kesindir. Fakat şurası da kesindir ki, günümüzde faal değildir. Bu gelecekte yeniden faaliyete geçmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü, burada pek çok bilgi toplayan ben de Kayseri’de uzun yıllar yaşamış ve herkesçe tanınan İngiliz konsolosu Suter de Strabon’un ve Claudianus’un açık açık anlattığı lav püskürmesine tanık olmuş birine rastlamadık.”
Henry Franshawe Tozer İngiliz yazarı, öğretmen ve gezgin olup, “Türkiye Topraklarındaki Araştırmalar–1865 Researches in the Highlands of Turkey” adlı eserin sahibidir. 19. yüzyılın sonralarında Develi’ye gelmiş. Develi’nin simgesi Elbiz ve Köşkpınar antik havuzları hakkında bilgi verir. Her iki havuzun Roma Dönemi’nde inşa edildiğini öne süren seyyah, Erciyes Dağı eteklerinden çıkan suların havuzları beslediğini, halkın bu suyu kullandığını ifade eder. Batı yönünde ve merkeze 14 km mesafede bulunan antik Elbiz havuz ve mesire bahçesine Erciyes Dağı’ndan gelen kar sularının bir kolu bu havuzda kaynak su olarak ortaya çıkmaktadır. Tozer bu suyun yaz kış soğuk olduğunu ve kirecin yok denecek kadar az olduğunu belirtiyor. Daha bol akan Erciyes’in diğer bir kolu da, Sultan Sazlığı’nı besleyen ve kayalar arasından sürekli çıkan su olduğunu anlatır. Roma ve Bizans dönemlerine ait olan Elbiz Antik Havuzu’nu Bizans Krallarından birisinin kızı Elbiz için yaptırmış. Sık sık hastalanan Elbiz, babasının yaptırdığı bu havuza girip, sularında yüzerek ve kulübede dinlenerek şifa bulmuş.
Tozer; Temmuz’un son günü Erciyes’e tırmanmak üzere Everek’e hareket eder. Bir rehber arayışına girince, daha önce birkaç kere Erciyes Dağı’na tırmanan Stephan adında bir Ermeni’yi rehber olarak tutar. Tozer, Erciyes’te artık ağaç kalmadığını, Strabon’un ifadesinin aksine Erciyes’in tepesinden Akdeniz ve Karadeniz’in görülmesinin imkansız olduğunu dile getirir.
Tırmanış esnasında bir gece dağda yattıktan sonra, Erciyes Dağı’nın tepesine erişirler ve bir buçuk saat kalarak gözlemde bulunur. Aneroid barometreyle Tozer, Erciyes Dağı’nın deniz seviyesinden itibaren yüksekliğini 4.008 m olarak tespit etmiştir. (Hamilton 3.962 m olarak tespit etmiştir.)
Erciyes Dağı’nın yüksekliği meselesi Tozer için önemlidir. Tozer’den bir hafta sonra Erciyes Dağı’na tırmanan Captain Cooper ve Dr. Farnwart da yüksekliği 3.993 m olarak bulmuştur.
Tozer, kendisinden önce dağa tırmanan Hamilton ve Çihaçov hakkında da bilgi verir. Yine, Erciyes Dağı’na tırmanış serüvenini naklettikten sonra, tarih boyunca bu dağa tırmananlar hakkında bilgi verir. Strabon’un verdiği bilgiye dayanarak, Eski Çağ’da da insanların bu dağa tırmanmış olabileceklerini ifadeyle, Yunanistan’da olduğu gibi bu işin tapınmayla ilgili olduğunu söyler. Zira başka bir yazara (Solinus) göre, Erciyes Dağı’nın tepesinde bir Tanrı’nın ikametgahı olduğuna inanılıyordu.
Erciyes Dağı’na neden bu kadar ilgi gösterilmektedir? İşte bu soruya Tozer, cevap vermeye çalışmaktadır. Ona göre; Erciyes Dağı’na bu kadar ilgi gösterilmesinin sebebi Küçük Asya’nın en büyük dağı olmasından, daha da önemlisi eski volkanik bir dağ olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de Erciyes Dağı, Akdeniz Bölgesi’nin en yüksek dağı ve tarihi dönemde İç Anadolu’da aktif olan tek volkandır.
Edmund Naumann, “Altın Boynuz’dan Fırat’ın Kaynaklarına Kadar” adlı eserine, Erciyes’ten söz ederek işe başlar: “İnce bir sis perdesi koskoca dağın eteklerini örtüyor ve Türklerin Erciyes Dağı dedikleri bu koskoca volkanik Argaus Dağı’nın altındaki geniş tümseklere parlak ve derin renkler katıyor. Bir dağ, başka birinin üzerine yığılmış ve yükseklik arttıkça renkler daha zarif ve yumuşak hale geliyor ve sivri tepelerin üzerindeki karlar parıldıyor.” demektedir.
Kendisinden önce Kayseri’ye gelen Bart ve Tozer’in bu şehri beğenmediğini belirten Naumann, kendi duygularını şu şekilde ifade etmektedir: “Geç vakte kadar hanın yüksek terasına oturdum ve ayın ışığı altında taş evlerin, harabelerin, kalelerin, kubbelerin karmaşıklığı üzerinde uzakta yükselen eski Selçuklu kale duvarını, diğer tarafta tepesi kar kuşaklarıyla süslenmiş koskoca Erciyes Dağı’nı görünce, önceki seyyahlara karşı olan kırgınlığım tamamen kayboldu ve her şey unutulunca başka bir düşünce bende zuhur etti. Kayseri güzel şehir”
Fransız ordusu 76.Piyade Bölüğü’nde teğmen olarak görev yapan ve ordu adına bir inceleme gezisi için 1890–1892 yılında Türkiye’ye gönderilen “Le Comte” lakablı Armand Pierre de Cholet, 24 Aralık 1890’da Kayseri’ye gelir. (Voyage en Turquie d’Asie, Armenie, Kurdistan et Mésopotamie, Paris 1892) Cholet, şehri şu şekilde betimlemektedir:
“Kayseri, dört bin metre yüksekliğindeki bir volkanik kraterin hakim olduğu ve sık sık vuku bulan volkanik sarsıntılarla alt üst olan bir arazi üze- rine kurulmuştur. Bu dağın etrafındaki arazi neredeyse tamamıyla yanmış tüf ve külden oluşmakta, hâlâ açık olan birçok yarık uzun lav akıntıları ve her taraftan ortaya çıkıveren püskürme konileri, eskiden Erciyes Dağı’nın püskürmelerinin ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir. Onun eteğindeki eski Kayseri şehri, bir harabeler yığınından ibarettir.” Neden eski çağlarda Erciyes Dağı’na kimsenin tırmanmaya cesaret edemediği sorusuna Cholet şöyle verir:
“Bir yanardağ olan Erciyes, uzun süre faal halde bulunmuş ve bu yöre- nin halkını o kadar etkilemiş ki, ateş kültünün doğmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı da, bu dağa tırmanmaya kimse cesaret edememiştir.”
Şehir halkı, Ermeniler gibi konulara da değinen Cholet; bir ülkede o kadar çok sayıda dilin birbirine karışmadan ve o kadar dinin de kaybolmadan yan yana bir arada yaşamasına, diğer bir çok Batılı gibi şaşırmıştır.
Balkanlar üzerinden Anadolu’ya seyahat eden demiryolu mühendisi Henry Charles Barkley, uzaktan Erciyes’i ilk gördüğünde şunları anlatmaktadır: “Köprüyü geçtikten sonra, yolumuz ortasında hızlı bir derenin aktığı dar bir vadiyi takip ettik. Bir saat sonra, küçük tepeciklerin zirvesine ulaştık. Geniş bir ova önümüzde serilmişti. Ovanın güneydoğusunda tepesi konik ve sürekli karla kaplı olan ve sağ ile sol tarafında Torosların uzantısı olan Erciyes arkada duruyordu. Tam gün boyunca güneşin ışığı altında, önümüzde parlayan büyük kadim dağın tepesinin parıltısını gördük; fakat kesintisiz bir bütün olarak görüntüye ancak daha sonra kavuştuk. Hem onun (Erciyes), hem de onun etrafındaki dağların ağaçsız ve kıraç olmasına rağmen manzaranın ihtişamı karşısında ruhlarımız canlandı ve hep beraber şöyle niyazda bulunduk: “Şükür Rabbim! Sıkıcı ovaları aştık! Tepesinde kocaman bir kraterin bulunduğu dev bir yanardağ gözükmektedir. Bu kraterin doğu kenarı karların erimesiyle göçmüş ve böylece de dağın tepesini ters duran bir istiridye kabuğu veya bir fincan tabağı şekline sokmuştur.”
Erciyes’i ilk gördüğü andan itibaren onun yüceliği karşısında Barkley hayran kalmış.
İngiliz tarihçi, arkeolog, yazar ve resmi görevli Gertrude Margaret Lowthian Bell, 1909 yılında Haziran ayı ortalarında Pınarbaşı tarafından Tomarza’ya gelir. Daha sonraki durağı, Develi’dir. Develi civarındaki Ermenilere ait bazı kilise ve manastırları dolaşır. Buradan Erciyes Dağı eteklerini dolaşır. Bell, Erciyes Dağı ile ilgili olarak; “Anadolu platosunun engin sathı üzerinde yükselen Erciyes Dağı’nın güçlü payandaları, denizin üzerinde yükselen Etna’nın kolları kadar heybetlidir. Dibinden tepesine kadar 13 bin feet (3.962 m) yükseklikte olan Erciyes, Sicilya volkanından çok az alçaktır.
Her baharda muhakkak Erciyes’e çıkar çiğdemlerin kökünü söker, kayaların başına oturur yerken, yaban atlarını seyrederdik; insanlara yaklaşmazlar, asla sürüden ayrılmazlar, bir yandan da bizi süzerlerdi. Hepsi bakımlı, güçlü atlardı. Nerede bir at görsem aklıma onlar gelir. Güçlü, çevik, dayanıklı bozkır atları. Şimdi atlar var mı bilmiyorum. Babaannem anlatırdı eskiden flamingolar gelirmiş. Şimdi flamingolar da gelmiyor artık. Dağın güney tarafındaki Yay Gölü artık yok. Sultan sazlığı kuş cenneti, şimdi sadece bir sazlık. Belki serçeler de gitmiştir. On milyon yılda oluşan o güzelim dağın çevresindeki bembeyaz renklilik kayboldu birkaç yılda. Sadece beyazlık kaldı.
Havalar biraz ısınınca tabiat ana canlanır, her taraf yeşillenir, içimiz içimize sığmaz, kendimizi dağlara vurur, deli danalar gibi koşar, çayırların üstüne yatar boğalar gibi boğuşur, yorulunca akşama doğru kazağımızı çıkarır, içine kar doldurur eve götürür, üstüne pekmez döker, avsutmaç yapar yerdik.
Sıcak yaz aylarında damda yatardık. Her gece uyumadan önce, Erciyes’e bakar, içim ürperirdi. Gözlerimi kapatır kapatmaz, bir gün çok sevdiğim dağın patlayacağını, hepimizin lavlar altında kalacağını düşünür, kendimce o gün geldiğinde kaçmak, ilçeyi terk etmek için planlar yapardım.
Çocukluğumu ve gençlik yıllarımı eteklerinde geçirdiğim, yakınlaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yakınlaşan beyaz gelinliği içinde Erciyes, hayallerimde bir genç kız güzelliğiyle hala yaşamaktır. Hep nazlı bir geline benzetmişimdir Erciyes’i, duru dupduru güzelliğiyle düğün gecesi yalnız kalmış biraz hüzünlü, biraz gözü yaşlı ama hep güzel alımlı ve mağrur duruşuyla hoşgeldin diyen bir gelin. Ne zaman bir dağ görsem, onu o halini de hatırlar içim ürperir.
Bizim oralarda hep külahıyla anılır Erciyes. Çocukluğumda, bu dağ benim için o kadar temiz, saf, püripaktır ki cuma günleri namaza gittiğimde, kafasına beyaz dantelden takkeler, külahlar geçirmiş, yaşı başı epeyce kademeli, üstüne belki de hacca yahut umreye gitmiş amcaları hep Erciyes’e benzetirdim. Şimdi dönüp bakıyorum da haksız da sayılmazmışım, düşünsenize koskoca bir cüsse, toprak rengi hafif bronz, bolca acı kahve, üstüne de hiç erimez, gitmez bir kar yumağı kondurulmuş. Aynı çocukluğumun camii cemaatindeki amcalar işte.
Artık üç beş yılda ancak bir defa görebiliyorum, her gördüğümde de gözlerim buğulanıyor sanki bana gurbette geçirdiğim yıllarımı hatırlatıyor. Ağrı dağının haşmeti ve Erciyes’in güzelliği aslında birbirini tamamlayan bulmacanın birer parçası gibi, Anadolu mozaiğindeki en güzel renkler bu iki dağın etrafında oluşmuşlar nedense. Belki de tekrar birbirlerine kavuşmayı bekliyorlardır. Ömrümün son demlerini Erciyes’in eteklerinde bir bağ evinde geçirmek istiyorum. Sırtımı Erciyes’e dayayıp huzur bulmak.. O benim ilk aşkım, ömrüm var oldukça onu bütün kalbimle sevmeye devam edeceğim.

İsmail Samur
Emekli Öğretmen

Kaynaklar:

Afet İnan • “Kayseri’de Gevher Nesibe Şifahiyesi”, Malazgirt Armağanı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, Ankara 1993.
• Kayseri Gevher Nesibe Darü’ş–Şifayesi, Ankara 1969.
Ahmed Nazif Efendi • Mir’at–i Kayseriyye (Kayseri Tarihi), Çev.: M. Palamutoğlu, Kayseri 1987.
Ahmet Akgündüz • İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988.
Ahmet Akşit • “Melike–i Adiliye Kümbetinde Selçuklu Devri Saltanat Mücadelesine Dair İzler”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, C.1, S.11 (2002), s.239–245.
Ahmet Alkan, Orhan Baykan ve • “Su Yapısı Olarak Anadolu’daki Taş Köprüler”, II. Su Yapıları Sempozyumu 16–18 Eylül 2011, Diyarbakır. Diğerleri
Ahmet Eflâki • Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, İstanbul 1973.
Ahmet Nazif Efendi • Kayseri Meşhurları, Kayseri 1991.
Ahmet Nedim Kilci • Ahmet Hilmi Kalaç (1888–1966), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2005.
Arif Müfit Mansel • Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yayınları, Ankara 1988.
Arsen Yarman • Osmanlı Sağlık Hizmetlerinde Ermeniler ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Tarihi, İstanbul 2001.
Arslan Terzioğlu • “Bîmâristan”, DİA, C.6, s.163–178.
Aslıhan Erdoğan– • “Tarihî Yapıların Kentsel Dokuya Etkisi: Kayseri Kent Merkezi Örneği”, Türkiye Ormancılık Dergisi, 17 (1) Ömer Atabeyoğlu 2016, s.83–92.
Atike Nazik • “Türkiye’de Jeoloji Bilimi”, 14.Paleontoloji–Stratigrafi Çalıştayı (27–29 Ekim 2013), Kütahya.
Cenab Şehabeddin • Avrupa Mektupları, Hazırlayan: Sabri Özcan San, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986.
Cengiz Bektaş • Selçuklu Kervansarayları: Korunmaları ve Kullanımları Üzerine Bir Öneri, Çev.: Gülşah Özer, YEM Yayınları, İstanbul 1999.
CenkDemir • “AmerikanBoardBelgelerineGöreTalasAmerikanKızveErkekKolejleri”TurkishStudies,Volume7/4, Fall 2012,
Digenes Akrites • Anadolu’nun Büyük Destanı, Çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınları, İstanbul 2009.
Doğan Hasol • Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, 12.Baskı, İstanbul 2016.
DPT • İllerin Sosyo–Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması, Ankara 1996.
Dr. Hıfzı Nuri • Kayseri Sancağı 1922, Sadeleştiren: Zübeyir Kars, Kayseri Ticaret Odası Yayını, Kayseri 1984.
Dursun Çiçek • “Dokuzpınar Hürmetçi Sazlığı”, Şehir Kültür Sanat Dergisi, S. 8, s.20
Ebu Abdullah Muhammed • İbn Battûda Seyahatnâmesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2016. İbn Battuta Tanci
Edward Said • Oryantalizm, Çev.: N. Uzel, İstanbul 1998.
Ekrem Memiş • Eskiçağ Medeniyetleri Tarihi, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa 2012.
Gülgün Üçel Aybet • Avrupalı Seyyahların Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları (1530–1699), İletişim Yayınları, İstanbul 2010.
Güngör Karauğuz • Hitit Devletinin Siyasi Anlaşma Metinleri, Çizgi Kitapevi, Konya 2002. • Hitit Mitolojisi, Çizgi Kitapevi, Konya 2001.
Gürsel Korat • Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya, İletişim Yayınları, İstanbul 2012.
Gürsoy Şahin • İngiliz Seyahatnamelerinde Osmanlı Toplumu ve Türk İmajı, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007.
H. Hande Duymuş • “Asur Kaynaklarına Göre Demir Çağı’nda Tabal Krallığı”, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2 (3), 2011, s.34–46.
H. Sinan Sülüner • “Yabancı Seyyahların Gözlemleriyle Roma ve Bizans Döneminde Ankara”, Ankara Araştırmaları Dergisi, S.I, Haziran 2014, s.11–21.
Devleti”, Belleten, 32/126, Ankara 1968, s.170–171. • Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara 1984.
İsmail Yaman – Gökhan Yaman • Kayseri Pastırmalarının Üretim Şekli, Kayseri Enstitüsü Derneği Yay., Kayseri 2016 (Hazırlayanlar)
İsmet İlter • Tarihi Türk Hanları, Ankara 1969.
Kudret Altun • “Erciyes ve Efsaneleri”, I. Uluslararası Erciyes Sempozyumu Bildiriler Kitabı (23–25 Ekim 2003), Kayseri 2005.
M. Altay Köymen • Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yayınları, Ankara 2014.
Kayseri”de Selçuklu Döneminde İnşa Edilen Tekgöz Köprüsü ve Dev Ali Türbesinin Kitabeleri”, Sanat Yazıları Prof. Dr. Zafer Bayburtluoğlu Armağanı, Kayseri 2011, s.167–172.
Kayseri Tarihi Araştırmaları, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Kayseri 2001.
Mehmet Fatih Müderrisoğlu
“XVI. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda İnşa Edilen Menzil Külliyeleri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 1993.
Nazmi Özçelik • İlkçağ Tarihi ve Uygarlığı, Nobel Yayınları, Ankara 2009.
Necmettin Çalışkan • Kuruluşundan Günümüze Kayseri Belediyesi, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Kayseri 1995.
Veli Sevin, “Güzel Atlar Ülkesi” Kapadokya, Ayhan Şahenk Vakfı Yayınları, İstanbul 1998.
Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul 1997.
Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, C.I, TTK Yayınları, Ankara 2007.
W. Von Dünheim

 

Share
254 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

7+1 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Develili Kabadayılar ve Âlemin Adamları

    20 Mayıs 2022 Köşe Yazarları

    https://www.cagdasdeveli.com.tr/e-gazete/cagdas-develi-gazetesi-e-gazete/cagdas-develi-gazetesi-20-mayis-2022-sayfa-7.html...
  • ULUSLARARASI KLİNİK ARAŞTIRMALAR GÜNÜ

    20 Mayıs 2022 Köşe Yazarları

    Her yıl 20 Mayıs’ta dünya genelinde “Uluslararası Klinik Araştırmalar Günü” kutlanmaktadır. Kutlamanın çıkış noktası, bu alandaki ilk bilimsel çalışma olarak kabul gören İngiliz Doktor James Lind’in 20 Mayıs 1747 tarihinde başlattığı iskorbüt hastalığı ile ilgili araştırmasıdır. (İskorbüt, C vitamininin aşırı derecede yetersizliğine bağlı olarak gelişen bir hastalık türü olup, anemi, hareket kısıtlılığı, halsizlik, kanamalar, kol ve bacaklarda ağrı, vücudun bazı bölgelerinde şişlik, cilt problemleri, diş eti hastalıkları ve diş kaybı gibi olums...
  • Bizim Erciyes

    11 Mayıs 2022 Köşe Yazarları

    Erciyes Dağı, Develi’nin sembolüdür. Bugün bir çok kurum ve kuruluşun amblemlerinde Erciyes figürünü kullanmaları, kendilerini Erciyes Dağı'na göre tanımlama ve konumlandırma arzularının göstergeleridir. Muhteşem bir manzarayı gözler önüne seren, beyazlara bürünmüş bu “kadim dağ” yücelik taşıması ve saygı uyandırmasından dolayı, bazı seyyahlar tarafından “asil, ünlü, soylu” sıfatlarıyla nitelendirilmiştir. İlkel dinlere inanan toplumlarda dağlar, Tanrı’ya en yakın yerler olarak kabul edilir. Sümerlerde dağlar kişiselleştirilmiş ve tanrısal...
  • DÜNYA HİPERTANSİYON GÜNÜ

    11 Mayıs 2022 Köşe Yazarları

    Hipertansiyon, günümüzün en büyük sağlık sorunlarından birisi olup, rutin sağlık kontrollerinde teşhis edilmektedir. Hipertansiyon, kalpten vücuda taşınan kanın atardamar duvarlarına uyguladığı kuvvetin, kalp hastalığı gibi sağlık sorunlarına neden olabilecek kadar yüksek olduğu yaygın bir tıbbi duruma verilen bir isimdir. Hipertansiyon aynı zamanda “yüksek tansiyon” adıyla da bilinir. Kalp ne kadar çok kan pompalarsa ve atardamarlar ne kadar dar olursa bireyin tansiyon değeri o kadar yüksek olur. Erişkin bir kişinin kan basıncının 140/90 mm...