logo

ALMAK-VERMEK ÜZERİNE

Sosyal sorumluluk projeleri yapmayı sevdiğimi keşfetmiştim.
Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Ocak 2019 sayısında yayınlanan röportajı bir sonraki yazımda paylaşacağım. O yazıda hayallerimden bahsetmiştim.Bu gerçekleştirmek istediğim hayaller hep vermek üzerine. Bunu nasıl anlatabilirim diye düşünürken sevdiğim bir arkadaşın yazısına rastladım. Hah anlatmak istediğim buydu dedim. Yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.
“SEN KİMSİN? – WHO ARE YOU ?” diye başladı Yogi konuşmasına.
Mount Abu, Hindistan’da bir eğitimdeydim. 68 değişik ülkeden, 350 kadar kişiydik koca salonda.
Ben kim miyim? Bir baba, bir oğul, arkadaş, eş, kardeş, yönetici, mühendis, falan filan diye uzadı gitti liste.
Herkes kendine göre bir şeyler düşünmüştü.
Bir süre sessizlikten sonra Yogi : “ HİÇBİRİ” demez mi?
Yahu neler düşündüğümüzü söylemedik bile. Nasıl bu kadar kesin konuşabilirdi ki?
Bizim bilmediğimiz neyi biliyordu?
10 günlük eğitimden sonra, yukarda saydığım etiketlerin hiçbiri olmadığımı, asıl benliğimin vücut diye taşıdığım ambalajın içindeki ruh olduğumu öğrendim. Hep duyardım, artık öğrenmiştim.
Mind, Body and Soul.
Zihin, Vücut ve Ruh. İşte bizi tanımlayan 3 unsur.
Vücut : Açıklaması en kolayı. Aynaya bak – gördüğün et yığını, zamanla eskiyen, yemekle beslenen. 🙂
Zihin : Öğrendiklerimiz, aklımız, hafızamız, zekamız, tecrübelerimiz, beyinsel fonksiyonlarımız.
Ruh : Korku filmi geliyor aklıma. 🙂 Kimse bir şey öğretmedi, ne okulda, ne de evde. Nasıl tanıyoruz, nasıl besliyoruz, nasıl koruyoruz, nasıl seviyoruz? İşte bu yazımın asıl amacı bu, asıl benliğimizi anlamaya çalışmak.
İçimizdeki savaş sesleri :
Bazı kararları verirken içimizde iki ses kavga eder ya: İşte o egomuz ile ruhumuzun kavgası. Ego, sosyal ortamın etkisinde kalıp: “Ne derler sonra?” derken, ruh: “Bırak yaaaaa, hiç bulaşma, sakin ol” der. Biri devamlı provoke ederken, diğeri korumaya çalışır. Biz de bu kavgayı izler, birisinin kazanmasına izin veririz.
Yalnız bir adada yaşıyor olsaydık, neler değişirdi? Sosyal baskılar olmasaydı nasıl bir hayatımız olurdu? Egomuzun sesini dinlemekten vazgeçer miydik? Hangi şehirde, hangi boy evlerde oturur, hangi marka arabaları kullanır, hangi marka giysileri, saatleri tercih ederdik? Kimlerle arkadaşlığa artık devam etmezdik? Sosyal baskılar altında ezilmemek için direnen zavallı egomuz, ruhumuzu bastırmış, ağzını bağlamış, yok etmiş.
Ruhumuz bir enerji parçasıdır. Evrenle “ BİR ”dir, bağlantılıdır. Okyanusta bir damladır. Uyumludur.
Egomuz ise kendini evrenden ayrı görür, özeldir, hep rekabettedir. Tıpkı boks maçında iki boksör birbirini yumrukladıkları gibi ego evrenle devamlı savaşır. Yorulur. Ancak boksörler gibi yorulup kucaklaştıklarında tek vücut olurlar ve yumruk atamazlar. Ego da evrenle bir olmayı becerdiğinde savaşmayı kesiyor ve ruhu huzura erdiriyor.
Almak / Vermek :
Formülü basite indirgeyebildim. “Almak” egomuzu, “Vermek” ise ruhumuzu besliyor.
Çocukken oyuncak, okulda not, iş yerinde prim, evde hediye, sexte muamele (*dağılmayın hemen lütfen), hep almak eşittir mutluluk. Egomuzu besleyen ve bizi kısa süreli mutlu eden şey ALMAK.
VERMEK ise bambaşka bir haz, huzur veriyor. Otobüste yerini, kuyrukta sıranı, trafikte başkalarına yol, yaşlıya el, ihtiyacı olana yemek, para, giysi vermek. Çalışan işçinin yanından geçerken el vermek, gençlere nasihat vermek, işverensen prim vermek, ve yine sexte zevk vermek. Gülmeyin, ciddi meseleler bunlar :)))) Kısacası her türlü vermek ruh huzuru getiriyor. Bunları biliyorsunuz zaten, ben sadece öööyle yazıyorum işte. 🙂
Bir annenin çocuğu için kendisini nasıl verdiğini düşünün. Limitsizce. Bunu egosu icin değil, ruhunu beslediği için yapıyor, mutlu oluyor. Hayvan severler, karşılıksız verici insanlardır, ruhlarını beslerler. Maddi hayatın girdabına kapılMAmış insanlar daha vericidirler. Egoları ön planda olmadığı için almak değil, vermekten haz alırlar.
Affetmek: Bu da ruhsal huzur getiren bir faktör.
Affetmeyi gerektirecek olay, mutlaka EGOSAL bir sorun ardından ortaya çıkmıştır. Egomuz incinmiştir. Kızgın ve kırık olmak iç huzura ulaşmamızı engeller. Affetmek ruhsal huzuru getiriyor.
Vermenin başka bir şeklidir yaratmak.
Sanatçıları anlamak gerek. Onlar ruhsal insanlar. Birşeyler yaratıyorlar devamlı. Ruhlarını besliyorlar, egolarını aşmışlar, görüntüleri veya başkalarının ne düşündüğü umurlarında değil. Sosyal baskıları, “Kültürel Zehirleri” aşmışlar. Limitlerin dışında bir şeyler yaratıyorlar.
Yaratıcı mıyız? Etrafımıza bir katkımız var mı? Evrene veren, katma payı yaratan bireyler miyiz? Sorgulayan var mı? Yoksa sadece tüketici miyiz?
Pazartesi sendromu yasayanlar, bunun nedeni aklınızda sadece para kazanmak olması. Halbuki insanlığa bir katkı sağladığınızı düşünseniz, severek verici olsanız sendrom mendrom kalmayacak. Hadi şimdi bir düşünün benim insanlığa sağladığım fayda nedir diye. Ve sevinin. Şimdi işinizi severek yapın, güler yüzle, sevgiyle. Verici olmak güzeldir.
Ruhunuzu besler, mutlu olursunuz. 🙂
EGO RUH
Ego Eğlence arar
Ruh Huzur arar
Ego Yargılar
Ruh Kabullenir
Ego Sosyalleşme ihtiyacı duyar
Ruha Yalnızlık yeterlidir
Ego Savaşır
Ruh Affeder
Ego Almak ister
Ruh Vermek ister
Ego Sevilmek ister
Ruh Sevmek
Ego’nun kriterleri Geçicidir
Ruhun kriterleri Kalıcıdır
Gerçek benliğimiz olan ruhumuzu nasıl besleyeceğimize kendimce değinmeye çalıştım. Bu yazımı ileride yeni açılar buldukça editleyeceğim. Destekleyici bakış açıları varsa lütfen çekinmeden ekleyin.
Ve son olarak sahibini bilmediğim ve çok beğendiğim bir paragrafı paylaşıyorum sizlerle :

“Benimle konuşurken ağzını kullanma. Oradan çıkan laflar zaten yetersiz kalacaktır, kelimeler anlatamaz hislerini. Onlar sadece egonun nerede olduğunu söyler bana. Bu da benim aradığım değil zaten.
Bana gözlerinle konuş, ağzını açma. Gözlerin bana ruhunu anlatsın, mutlu veya acılı olduğunu ben anlarım zaten. Ellerimi tut, kucakla beni, hissederim zaten sözlerin söyleyemediğini…”
Metin Levi, 8 Mart 2016, Palandöken Erzurum

Share
2.714 Defa Okundu
#

SENDE YORUM YAZ

7+7 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Farkına Varmadan Yaşadıklarımız

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Ne kadar kıymetliymiş, denizin dalgalarını, gökyüzünün maviliğini izlemek. Ne kadar kıymetliymiş, sevdiklerine sarılabilmek, öpebilmek, onları ziyaret edebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, yağan yağmurda ıslanabilmek, rüzgârın kokusunu çekebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, sokaklarda, caddelerde gezinmek, amaçsızca yürümek. Ne kadar kıymetliymiş, korkmadan, tedirgin olmadan markete, alışverişe, pazara gidebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, kafeye, pastaneye, çay bahçesine oturup, bir çay kahve içebilmek. Ne kadar kıymetliymiş, öksürebilmek, hapşırab...
  • Dolmuşculara Bir Çift Lafım Var!

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    65.000 Nüfuslu bir ilçede yaşıyoruz. Dolmuşçular bisiklet projesine itiraz ediyormuş ekmek kapılarına engel olur diye. Ben de şunu demek istiyorum dolmuşçuların ekmek kapısına engel oluyor diye özel araç kullanımını mı yasaklayalım ? Yok böyle bir dünya! 65.000 nüfuslu ilçede 30.000 araç var ve trafik sorunu var. Bu sorun gitgide artıyor. Bu sorunu nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz? 65.000 nüfuslu ilçede bisiklet kullanımı ne kadar etkiler ekmek kapısını. Neden alternatif ulaşım aracı hakkı verilmesin insanlara. Sadece dolmuşa bineceksiniz baş...
  • KARA VEYA EFSANE CUMA

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Kara Cuma ismini son yıllarda adını sıklıkla duymaktayız. Kara Cuma, adından da kolayca anlaşılabildiği gibi doğrudan ülkemiz kültürü ile ilgili özel günlerden biri olmadığını söyleyebiliriz. Öyleyse Kara Cuma (Black Friday) nedir? Kara Cuma, ABD'de başlayan ve Şükran Günü ile sıkı bağları bulunan bir gelenektir. Her yıl Kasım ayının dördüncü Perşembe gününde kutlanan Şükran Gününden sonraki Cuma günü, halk çarşı veya meydanlarda bulunan büyük mağazalara giderek alışveriş yapmaktadır. Bazı şirketler bu rutini kâra çevirmek ve daha çok ürün sat...
  • DEVELİ’DE İLK ÖĞRETİM KURUMLARI ve İLK ÖĞRETİM KADROSU-3

    27 Kasım 2020 Köşe Yazarları

    Geçen hafta değerli eğitim tarihçimiz Prof.Dr.Yahya Akyüz'ün yazdığı Kız İlkokulları Tarihi Gelişimi hakkındaki mükemmel bir yazısından faydalanmış ve kısaltılarak sizlere derli toplu bir bilgi vermeye çalışmıştım. ”Eğitim Tarihçimiz” dedim, çünkü birde aynı isim ve soyadını taşıyan A.Ü.DTCF. Yeni Türk Edebiyatı öğretim üyelerinden Prof.Dr.Kenan Akyüz vardır ve benimde hocalarımdandır.” Modern okulculuğa, azınlıklar ile misyonerler bizde daha erken dönemlerde başlamışlardı. Hatta matbaalarıyla beraber ! Öyle ki, modern yetim haneler, iptid...